Erdil Onur Kocatürk’ün sözlü tarih röportaj serisinde bu ay araştırmacı ve yazar Berken Döner var. Gündelik hayat, kent sosyolojisi ve toplumsal bellek üzerine çalışan Berken Döner, Gazete Duvar, Şalom Dergi/Gazete ve Paros Dergi gibi çeşitli yayınlarda kent kültürü, İstanbul tarihi ve azınlıklar ile ilgili kaleme aldığı yazılar ile tanınıyor. Yazılarından derlemiş olduğu Öyle Bir İstanbul kitabı da meraklıları için oldukça ilgili çekici hikâyeleri barındırıyor.
Mekân, hafıza veya sözlü tarih çalışmalarıyla nasıl ve ne zaman tanıştınız?
“Bilinçli” olarak ilgilenmem üniversite yıllarımla başladı. Fakat en küçük yaşımdan bu yana, her zaman etrafımdaki insanların hikâyeleriyle ilgilendim.
Sizi bu tür çalışmalara çeken şey neydi? İlk motivasyonunuz neydi?
Göçler, 90’lı yıllarda bir Kürt çocuğu olmak, Ermeni-Kürt coğrafyası, Alevilik, yatılı okul deneyimleri, sendikal faaliyetler, mitingler, grevler… Bütün bunların toplamı, aile hikâyemi oluşturuyor. Benim içine doğduğum ortamda sürekli bunlar konuşulurdu. Kayıtsız kalmanız mümkün değil. Sıradan insanların anılarını, tanıklıklarını kayda geçirerek unutulmamasını sağlamakta büyük bir yaşamışlık buluyorum. Öyle ki kendimi de böyle var edebiliyorum. Motivasyonumun kaynağı yalnızlık… Yalnızlığımı dağıtmayı sevmem. İstanbul’u yazıyorum. İstanbul’u biriyle paylaşmayı sevmem. Kalafat yerlerine, gölgeli duvar diplerine, kıyılara tek giderim. Buradan başladı her şey. Gündelik hayatın çaresizliğinde yok olup gitmemek için… Başka da bir şey değil.
Bu alanlarda çalışmak sizde nasıl bir dönüşüm yarattı? Kişisel belleğinizle ilişkiniz nasıl değişti?
Yaşanan bireysel deneyimleri evrensel kılmaya çalışırken, sıradan insana daha dikkatli bakmaya başladım. Hakikaten, “defineye mâlik virâneler varmış”, bunu bizzat yaşadım. Savaşları, kuşatmaları, devrimleri yazmak tarihçilerin işi, ben ise bireyin tarihini yazıyorum. Dolayısıyla hayatın o en olağan, en basit görünen tarafıyla (yemek yemek, ev döşemek, giyim kuşam vs.) artık daha çok ilgileniyorum. Örneğin imkân varsa, röportajlarımı muhakkak o kişinin evinde yaparım. Ev içleri bana inanılmaz bir alan açıyor. Göreceklerim, görmemi istedikleri… Muhakkak bulacağım şeyler olur. Böylesi yazıların nerden nereye gideceğini bilmiyorum. Bana heyecan veren de bu oluyor.

Sizce hafıza neden mekâna tutunur? Fiziksel yerler neden bu kadar önemli hâle geliyor?
Mekânın toplumsal inşasını anlamak, kendimizi kurma biçimlerimizi anlamak demektir. Mekân dediğimizde fiziksel bir tanımdan söz etmiyoruz. Toplumsal/politik aidiyetlere, farklı yaşamlara, kültürel çoğulculuğa cevap veren yapısını konuşuyoruz. Bu yönüyle de kültürel çeşitliliğin ve farklı yaşam tarzlarının ortaya çıkmasına olanak sağlayan bir yapısı var. Bireyin kimliği ile mekân kimliğinin etkileşimi, bireyleri mekân hakkında düşünmeye, hissetmeye, komşularla ve dahası ülkeyle olan bağı anlamlandırmaya yönlendiriyor. Böylece mekân, bireyin bakış açısının, varoluşunun entegre edilebileceği bir çerçeve işlevini görüyor. İşte bu çerçeve dünyayı anlama şeklidir.
Yaptığınız çalışmalar bağlamında “bağ kurmak” sizin için ne ifade ediyor? Kimlerle, nelerle bağ kuruyorsunuz?
Çok şey ifade ediyor. Hiçbir yazımı tesadüf eseri, siparişle veya popüler bir konu olduğu için yazmadım. “Bağ kurmak”, benim için “anlamak”tır. Gittikçe fark ediyorum, önemli olan da öğrenmek/öğretmek değil, anlamak. Bu da beraberinde, belli kalıplar içinde düşünmemeyi öğretiyor insana. Böylesi bir durumda, sınırı ancak kendin çizebilirsin. Tüm evren senindir.
Bellek çalışmaları yaparken hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz? Sizi en çok zorlayan ne?
Bizde arşiv kültürü yok. Mikro anlamda da çok zorlanıyorum. Örneğin aile albümlerinde fotoğraflar kayıp, düğün davetiyeleri, kimlik kartları, tapular okunmayacak kadar yıpranmış, objeler parçalanmış, solmuş… Bütün bunlar var. Ve fakat, bir sistem içinde bütün olanaklardan yararlanarak düşünüp, tasarladığım, gerçekleştirdiğim şeyden de pek tat almıyorum. Hiçbir yönteme bağlı kalmadan, hepsinin üstünde bir gerçeklikten yararlanmak daha değerli benim için.
Toplumsal hafızanın diri tutulması neden önemli sizce? Bu çalışmalarda sizce neyi onarıyoruz?
Toplumsal hafızayı korumak, barbarlığın yıkımlarına, içinde yaşadığın düzene karşı koymaktır. Belleksizlik yaratma çabalarına karşı çıkmaktır. Bu yolla, korkunç bir yıkımla alt üst edilen kentime sahip çıkmaya çalışıyorum. Benim bildiğim yöntem bu.


Hafıza ve sözlü tarih çalışmalarının bir toplumun geleceği için nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz?
Sözlü tarih çalışmaları, batıda farklı disiplinlerde oldukça yaygın kullanılıyor, -kimi zaman- resmi tarihin dışında bir tarih ortaya koyabilmek için faydalanılıyor. Ülkemizde sözlü tarihten yeterince yararlanıldığı söylemek mümkün değil. Oysa görmezden gelinen, önemsenmeyen pek çok olayın farklı bağlamlarını ortaya koymaya yardımcı olan bir yöntem. Buna rağmen yaptığımız şeyin doğrudan bir toplumsal etkiye sahip olduğunu ya da herhangi bir konuya çözüm getireceğini düşünmüyorum. Olsa olsa öneride bulunabilir. Bu nedenle toplumun değil ama bireyin kendisini bulmasına yardım edebileceğine inanıyorum. Kendinin dışına çıkmak, ötesine geçmek için yol göstericidir.
Bu alandaki başka kişilere, özellikle genç kuşaklara ne aktarmak istersiniz?
Sadece cevabını bildiğiniz soruları sormayın. Kendinizle çelişmekten korkmayın.
Şu an üzerinde çalıştığınız veya üzerine düşündüğünüz bir proje var mı?
Var tabii, gerçekleştiğinde konuşuruz.
Sözlü Tarih Röportajları 1 – Can Bulubay / Önemli Bir Şey Yapma Hissiyatı
Onur Kocatürk, 1994’te İstanbul Fatih’te doğdu. İnsan hikâyeleri ve kentsel hafıza üzerine çalışan üretimleri, 2017’de başlattığı “Mahallem Samatya” projesiyle somut bir yön kazandı. Gündelik hayatın izlerini, seslerini ve hatıralarını görünür kılmayı bir sorumluluk olarak görüyor. Yaptığı Suriçi Topluluğu çağrısıyla bir araya gelen kent meraklıları ile birlikte, yaşadığı yere dair ortak üretim ve dayanışma alanları kurmaya devam ediyor.
