Uyarı: Bu yazı, korku ve doğaüstü öğeler içeren kurgusal bir eserdir. Eserde geçen bazı gerçek kişi, yer, kurum ve eser adları kurgu içerisinde kullanılmış olup, anlatılan olaylar ve diyaloglar gerçek olayların aktarımı olarak değerlendirilmemelidir. Korku ve doğaüstü içeriklerden rahatsız olabilecek kişilerin okuması önerilmez.
PROLOG
Rauf Ziyaeddin Hoca geçtiğimiz günlerde vefat etti.
Onu tanıyanların çoğu kendisinden yalnızca Hoca diye söz ederdi. Tarihçi, akademisyen, eski İstanbul meraklısı ve hayatının son yıllarında sahaflıkla meşgul olan Rauf Ziyaeddin, uzun meslek hayatı boyunca İstanbul’un resmî tarihlerde pek yer bulmayan tarafıyla da ilgilenmişti. Mahalle arasında anlatılan hikâyeleri, unutulmuş inanışları, kimsenin sebebini artık hatırlamadığı âdetleri, uğursuz sayılan evleri ve insanların anlatırken sesini biraz kıstığı hadiseleri kaydederdi.
Bunların ne kadarına inandığını hiçbir zaman açıkça söylemedi. Notlarının kenarına bazen rivayet, bazen teyit edilemedi yazarken bazen de yalnızca bir soru işareti koydu.
Hoca’nın dosyaları incelendiğinde, bu merakın belirgin biçimde ne zaman başladığı da görülüyor. Çocukken yaşadığı bazı hadiseleri uzun yıllar boyunca yalnızca tuhaf hatıralar olarak saklamış; onları ancak yetişkinliğinde başka tanıklıklar ve kayıtlarla karşılaştırmaya ve izlerini sürmeye başlamıştı.
Aşağıdaki kayıt da onlardan biridir.
Rauf Ziyaeddin olaylar yaşandığında dokuz yaşındaydı. Ne gördüğünü ise otuz yılı aşkın bir süre sonra anlayacaktı.

ŞEHR-İ İSTANBUL
1940’ların sonlarına doğru, Rauf Ziyaeddin dokuz yaşındayken Samatya’da kendisinden iki yaş büyük bir kız yaşarmış. Hoca, yıllar sonra tuttuğu notlarda kızın adını yazmamış. Bir sayfanın kenarına yalnızca şu cümleyi düşmüş:
“Adını buraya geçirmeyeceğim. Mesele onun kim olduğu değil, bir müddet sonra kim olmadığıdır.”
Kız on bir yaşındaymış. Aileler birbirlerini tanırmış. Aynı mahallede oturduklarından anneler kapı önlerinde karşılaşır, çocuklar aynı sokaklarda oynarmış. Rauf ile kız yakın arkadaş sayılmazlarmış. Çocuklukta iki yaş uzun bir mesafedir. Kız, Rauf’un gözünde mahallenin büyük çocuklarındanmış.
Kızın, Kerem adında, kendisiyle yaşıt çok yakın bir arkadaşı varmış. Aynı sınıfta olduklarından beraber okula giderler, mahallede, sahilde, oyunlarda hep beraber olurlarmış. Kerem birkaç sokak ötede oturuyormuş ama ailesini tanıyan bilen yokmuş. Bir yaz Kerem birden ortadan kaybolmuş. Çocukların arasında kısa sürede bir hikâye dolaşmaya başlamış: Kerem denizde boğulmuş, ailesi de olanlara dayanamayıp İstanbul’u terketmiş.
Kimse Kerem’in cenazesini görmemiş. Mahallenin çocukları da ya üzüntüden ya da sadece çocuk olduklarından hiçbir şey soramamış. Kızın anne ve babası da Kerem’i tanımadıkları ve kızlarının Kerem ile olan dostluğunu da tam bilmedikleri için olayı pek de umursamamışlar. Birkaç kişinin aynı şeyi söylemesi, ailenin birden ortadan kaybolması ve kızın Kerem için yas tutması söylentiyi kısa sürede hakikat gibi göstermiş.
Bir müddet sonra kız annesine, “Kerem geri geldi,” demeye başlamış. Rauf Ziyaeddin bu konuşmaları o sırada bilmiyormuş. Bunları yıllar sonra, kızın annesiyle yakın komşuluk etmiş iki kadından dinlemiş. Annesi ilk zamanlarda endişelenmiş. Sonra kızının, arkadaşının ölümünü kabullenemediğini düşünmüş ve biraz kendi haline bırakmış. Kız ise zaman zaman odasında onunla konuşuyor, oyun oynuyor, sofrada ondan bahsediyormuş. Annesi bir gün şaka yollu sormuş:
— Kerem bugün geldi mi?
— Geldi.
— Nasılmış?
— Biraz değişmiş.
— Nasıl değişmiş?
— Bazı şeyleri unutmuş.
— Neleri mesela?
— Beni.
O akşam kızın annesi olanları komşusuna üzüntü ve korku dolu bir halde ağlaya ağlaya anlatmış.
Bir süre sonra kız bazı şeyleri, gerçekleşmeden önce söylemeye başlamış. Bunlar büyük hadiseler değilmiş. Akşam radyo açıkken birden, “Birazdan vapurdan bahsedecekler,” dermiş; az sonra haberlerde bir vapurdan söz edilirmiş. Başka bir gün, “Adam şimdi öksürecek,” demiş; spiker gerçekten öksürmüş. Bir keresinde, “Radyo birazdan kesilecek,” demiş ve yayın birkaç dakika sonra cızırtıyla gitmiş.
Babası ilk zamanlarda tesadüf deyip geçmiş. Hoca’nın yıllar sonra konuştuğu komşular da bunların bir kısmını kızın annesinden duyduklarını hatırlıyormuş. Fakat bir hadiseyi Rauf Ziyaeddin bizzat görmüş.

Bir gün çocuklar sokakta oynarken kız köşeye bakıp, “Birazdan burada iki otomobil çarpışacak,” demiş. Çocuklar gülmüşler. O yıllarda o sokaktan otomobil geçmesi bile çocukların dönüp bakacağı kadar seyrekmiş.
— İki tane mi?
— İki tane.
— Nerede?
Kız ilerideki köşeyi göstermiş:
— Orada.
— Kerem mi söyledi?
Kız başını sallamış.
Çocuklar bir süre sonra sıkılıp oyunlarına dönmüşler. Hoca, yıllar sonra ne kadar vakit geçtiğini hatırlamadığını yazmış. On dakika mı, yarım saat mi, daha mı fazla… Fakat iki otomobil gerçekten de kızın gösterdiği köşede birbirlerine çarpmışlar. Ölen olmamış. Büyük bir kaza da değilmiş. Gürültü üzerine mahalleli sokağa dökülmüş, sürücüler tartışmış, çocuklar otomobillerin etrafına üşüşmüş. Dokuz yaşındaki Rauf için hadisenin heyecanı bundan ibaretmiş. Kızın söyledikleri ise birkaç gün içinde unutulmuş.
Zamanla kızın bazı huylarının değiştiğini söyleyenler de olmuş. Eskiden sevdiği bir yemeği artık istemiyor, bazı oyunları unutuyormuş. Annesinin anlattığı eski bir aile hatırasını dinlerken bir keresinde, “Ben de orada mıydım?” diye sormuş. Bunların hiçbiri tek başına garip görünmemiş. Yakın arkadaşını kaybettiğine inanılan on bir yaşında bir çocuk pek tabii ki değişebilirdi.
Üstelik zamanla Kerem’den daha az söz etmeye başlamış. Annesi bunu iyiye yormuş.
— Kerem artık gelmiyor mu?
— Geliyor.
— Pek anlatmıyorsun artık.
— Konuşmamız gerekmiyor.
— Neden?
— Çünkü öğrendi.
Annesi neyi öğrendiğini hiç sormamış.
Bir sabah Narlıkapı Gazinosu’nun kıyısına bir kız çocuğunun bedeni vurmuş. Bedeni bulanlardan bazıları, yaşını, saçlarını ve üzerindeki kıyafetleri mahalledeki kıza benzetmişler. Haber önce çevreye, ardından ailesine ulaşmış. Polis gelip kızın anne ve babasını götürmüş.
Ceset muayene için morga kaldırılmış. İlk benzetme tek başına kesin bir teşhis sayılmıyormuş; ancak aile, çocuğu ve üzerindeki kişisel eşyaları gördükten sonra onun kendi kızları olduğunu acı içinde kabul etmiş. Kızın boğularak öldüğüne hükmedilmiş.
Ancak mahallede kimse meselenin asıl garipliğini kavrayamamış. Yıllar sonra Hoca’nın ulaştığı eski kayıtlar bambaşka bir noktaya işaret ediyormuş. Kesin bir gün belirlemek mümkün değilmiş, fakat muayene notlarında ölümün yeni olmadığı ve bedenin uzun zamandır suda kalmış olabileceği anlaşılıyormuş. Hoca, bu ifadeleri olayların tarihleriyle karşılaştırdığında kızın birkaç ay önce ölmüş olması gerektiği sonucuna varmış.
Başka bir deyişle, kayıtlar doğruysa kız Samatya sokaklarında görülmeye devam ettiği sırada ölüymüş.
Kızın cenazesiyle ilgili ise Hoca güvenilir bir bilgiye ulaşamamış. Bedenin otopsi için morga götürüldüğü anlaşılıyor, fakat aileye ne zaman teslim edildiği, bir cenaze merasimi yapılıp yapılmadığı ya da nereye defnedildiği konusunda dosyada bir kayıt yok. Hoca bu yokluğu tek başına delil saymamış; eski evrakta eksiklerin bulunabileceğini özellikle not etmiş.
Anne ile baba teşhisten sonra eve dönmüşler. Sonraki üç dört gün boyunca evden kimse çıkmamış. Komşular aileyi rahatsız etmemiş; kızlarını kaybetmiş iki insanın yasına hürmet etmişler. Kızın bedeni o sırada hâlâ morgda mıydı, aileye teslim edilmiş miydi, Hoca bunu asla kesinleştirememiş.
İşin tuhafı ev tamamen sessiz de değilmiş. İçeriden radyo sesi geliyormuş; bazen gündüz, bazen gece. Arada şarkılar duyuluyormuş. Fakat tuhaf biçimde, Hoca’nın yıllar sonra konuştuğu eski komşuların hiçbiri o şarkıları tanımıyormuş. Bir kadın, “Yabancı istasyon dinliyorlardı herhâlde,” demiş. Başka biri, “Ben Türkçe gibi hatırlıyorum ama ne söyleniyordu bilmem,” diye anlatmış.
Rauf Ziyaeddin de o günlerden birinde evin önünden geçmiş. Kapalı pencerelerin ardından bir şarkı duyduğunu hatırlıyormuş. Sözlerini seçememiş fakat melodinin bir kısmı hoşuna gitmiş. Bir iki gün kendi kendine mırıldanmış, sonra unutmuş.
Evden zaman zaman radyo ve müzik sesleri gelmeye devam etmiş ama ne anne görünmüş ne de baba.
Meraka düşen komşuların ihbarı ile beşinci gün polisler eve girdiğinde anne ile babanın ölü bedenleriyle karşılaşmışlar. İki ölüm de intihar şeklinde kayda geçmiş. Ölümler ateşli silahla gerçekleşmiş. Baba silahlı bir kamu görevlisiymiş. Bu yüzden de açıklama hazırmış: “Kızlarının ölümüne dayanamadılar.”
İnsanlar üzülmüş, anne ile babanın defin işleri yapılmış, ev boş kalmış. Kızın cenazesine ne olduğu konusunda ise yıllar sonra dahi Hoca bir yanıt bulamamış. Sonra hayat devam etmiş.

Rauf Ziyaeddin de büyümüş. İstanbul Erkek Lisesi’nde okumuş, üniversiteye gitmiş, tarihçi olmuş. Eski İstanbul’a ve halk inanışlarına mesleki bir merakı varmış fakat doğaüstü hadiseleri sistemli bir biçimde toplamaya henüz başlamamış. Çocukluğundaki bu aileyi de uzun yıllar boyunca araştırmamış. Mesele, zihninde yalnızca birkaç tuhaf çocukluk hatırasından ibaret kalmış.
Ta ki 1979 yılına kadar.
O yıl Hoca bir gün Erol Evgin’in sesinden “İstanbul Şehri” isimli şarkıyı duymuş. Parça başladığında Rauf Ziyaeddin içinde tuhaf bir tanıdıklık hissetmiş. Önce önemsememiş. Sonra şarkının henüz gelmemiş bir bölümünü kendi kendine mırıldandığını fark etmiş. Birkaç saniye sonra radyodaki melodi tam olarak onun mırıldandığı yere gelmiş.
Başlangıçta “Şarkıyı daha önce duydum herhalde” diye düşünmüş. “Belki eski bir İstanbul şarkısı, belki yeni sözlerle yeniden düzenlenmiş bir eserdir” diye kendince başka yanıtlar da bulmuş. Ama hiç bir cevap aslında kafasındaki o büyük soru işaretini giderememiş. Erol Evgin de İstanbul Erkek Liseli olduğundan sonraki yıllarda ortak çevrelerde sıkça yolları kesişmiş ve birbirlerini tanır olmuşlar. Kendisiyle tesadüf ettikleri bir gün Hoca hemen aklındakilerini sormuş ve bunları detaylıca not etmiş:
— Erol, senin bir şarkın var ya İstanbul Şehri adında. Eski bir eser mi o?
— Yok ağabey.
— Allah Allah… Melodisi de mi değil? Ben bunu daha önceden biliyorum sanki.
— Hayır plak için bestelendi.
— Eski bir şarkıdan alınmış bir tarafı falan olmasın?
— Yok ağabey. Bizim Melih (Kibar) besteledi.
— Emin misin?
Evgin biraz şaşırmış “Eminim” demiş. Rauf Ziyaeddin bir an susmuş, sonra “Ben bu şarkıyı biliyorum,” diye mırıldanmış. Erol Evgin gülümseyerek “Radyoda duymuşsundur ağabey” deyip kendisine yeni teklif edilen kabare projesinden bahsetmeye başlamış. Hoca, Erol Evgin’in söylediklerini hiç duymamış çünkü aniden şarkıyı nerede duyduğunu hatırlamış: otuz yıl önce, kızlarının ölümünden sonra kimsenin dışarı çıkmadığı o uğursuz evde, Samatya’da…
İlk başta kendi hafızasına güvenmemiş. Bunu özellikle not etmiş:
“Çocukluk hatırasına delil denmez. Ben de demedim.”
“Bir insan çocukken duyduğu bir melodiyi yıllar sonra başka bir eserle karıştırabilir” diye düşünmüş fakat merakı dinmemiş. Eski mahallesinden hayatta kalanları bulmaya başlamış; kızın annesiyle komşuluk etmiş kadınlarla görüşmüş, aynı sokakta oturanları dinlemiş, babanın eski mesai arkadaşlarını aramış. Birinin anlattığını diğerine söylemeden aynı hadiseleri sormuş.
Hoca’nın notlarında şu cümle var:
“Hatırladıklarım azdı. Geri kalanını benden daha iyi hatırlayanlardan dinledim. Ne yazık ki onların hatırladıkları, benimkileri açıklamak yerine daha da müşkül hâle getirdi.”
Tanıklıkların ayrıntıları her zaman birbirini tutmasa da bazı hususlar tekrar tekrar karşısına çıkmış: “Kız, Kerem’in geri geldiğini söylemişti.” “Son aylarda birtakım şeyleri önceden biliyordu.” “Cesedin bulunmasından sonra anne ile baba eve kapanmıştı.” “Üç dört gün boyunca içeriden tanınmayan şarkılar gelmişti.”
Hoca, ölümle ilgili mevcut kayıtları, kendi çocukluk hatıralarını, tanıkların söylediklerini ve tarihleri yan yana koymuş. Bu kanıtlar açıkça gösteriyordu ki mahallede görülmeye devam ettiği dönemde kız ölü olmalıymış. Rauf Ziyaeddin otomobil kazasını da o zaman yeniden hatırlamış. O gün kızla bizzat konuştuğunu notlarına yazmış.
Kayıtlar doğruysa, konuştuğu o kız değildi.
Peki kimdi?

Kerem’i araştırdığında ise bambaşka bir hikaye ile karşılamıştı. Kerem hiç ölmemişti. Babasının işi nedeniyle ailesiyle birlikte başka bir şehre taşınmışlardı. Taşınma ani olmuş, çocukların arasında çıkan boğulma hikâyesi ise yalnızca bir söylentiymiş.
Hoca yıllar sonra Kerem’e ulaşmış. Kerem artık orta yaşlı bir adammış.
— Onu hatırlıyor musun?
— Tabii. Çok iyi arkadaşımdı.
— Sen gittikten sonra mahallede senin boğulduğunu söylemişlerdi.
— Benim mi?
— Evet.
Kerem gülmüş.
— Çocukluk işte.
— İstanbul’dan ayrıldıktan sonra onunla hiç görüştün mü?
— Hayır.
— Mektup? Haber?
— Yok. Öldüğünü de yıllar sonra duydum.
Rauf Ziyaeddin o görüşmeden sonra defterine tek bir cümle yazmış:
“Demek ki Kerem hiç geri gelmedi.”
Araştırmanın son kısmı babanın ölümüyle ilgiliymiş. Hoca adamın eski mesai arkadaşlarından birkaçına ulaşmış ve aynı alışkanlığı hatırladıklarını görmüş: Baba görev silahını asla eve götürmezmiş. Hatta bu konuda titizliğiyle bilinirmiş.
Eski kayıtları karıştırdığında adamın hizmet silahının öldüğü gece görev yerinde bulunduğunu gösteren bir kayda rastlamış. Buna karşılık evde kullanılan silahın kime ait olduğu açık biçimde anlaşılamıyormuş.
Sayfanın kenarına yalnızca şunu yazmış:
“Öyleyse evdeki tabanca kimin?”
Cevap bulamamış.
Fakat onu en fazla rahatsız eden şey silah değil, o üç-dört günmüş. Anne ile baba, kıyıya vuran bedeni görmüş ve onun kızları olduğunu kabul etmişlerdi. Eğer eski muayene kaydı doğruysa, aynı anda başka bir şeyi de anlamış olmalıydılar: Evlerinde aylardır yaşayan çocuk, kızları olamazdı.
Yine de eve dönmüşler ve kapıyı kapatmışlardı. Sonraki birkaç gün boyunca içeriden şarkılar gelmişti. Bu şarkılardan en az biri, otuz yılı aşkın bir süre sonra İstanbul sokaklarında tekrar duyulacaktı.
O evde ne olduğunu Hoca hiçbir zaman öğrenememiş. Anne ile babanın kızlarına benzeyen şeyi tekrar görüp görmediğini, onunla konuşup konuşmadıklarını bilmiyormuş. Kızın gerçek bedeninin o sırada nerede olduğunu bile kesinleştirememiş.
Yalnızca şunu biliyormuş: Kapı açıldığında evde iki yetişkinin bedeni bulunmuştu.
Üçüncü bir beden yokmuş.
Dosya burada bitiyor. Fakat Hoca’nın evrakı arasında doksanlı yıllara tarihlenen küçük bir not defteri bulunmuş. Son sayfalarında bir not, aynı hadiseye yıllar sonra eklenmiş gibi görünüyor. Yer adını açıkça yazmamış, yalnızca Avrupa’da bulunduğu bir seyahat sırasında yaşandığını belirtmiş.
Rauf Ziyaeddin o tarihte artık orta yaşlarını geçmiş bir adammış. Kalabalık bir caddede yürürken karşı kaldırımda genç bir kız görmüş. İlk anda neden durduğunu anlamamış. Kız da durmuş. Birbirlerine bakmışlar.
Hoca’nın notunda şu cümle var:
“Yüzünü hatırlıyor olmam mümkün değildi. İnsan çocukken gördüğü bir yüzü yarım asır sonra gördüğünü iddia etmemeli.”
Ardından yalnızca:
“Fakat onun olduğunu biliyordum.”
Samatya’daki kız on bir yaşındaydı. Karşı kaldırımdaki genç kız ise on yedi, belki on sekiz yaşlarında görünüyormuş. Rauf Ziyaeddin yaşlanmıştı, kız ise yalnızca birkaç yıl.
Bir süre birbirlerine bakmışlar. Kız onu tanımış. Bundan eminmiş. Şaşırmamış, korkmamış; sadece bakmış. Sonra yürümeye başlamış. Rauf Ziyaeddin karşıya geçmiş, kızı gözden kaybetmemek için hızlanmış. Bir ara seslenmiş ama kız dönmemiş. Ardından bir sokağa sapmış. Hoca da peşinden koşmuş. Köşeyi döndüğünde kız yokmuş. Yakındaki dükkânlara bakmış, kapıları kontrol etmiş, yan sokaklara girmiş. Bir müddet aramış ama bulamamış.
Nefesi düzeldiğinde gördüklerini unutmadan yazmak istemiş. Cebinden her zaman yanında taşıdığı küçük defterini çıkarmış ve sayfaları çevirmiş. Defterde kaldığını bildiği son sayfayı açmış.
Boş değilmiş.
Ortada, kalemin kimi yerde kâğıda fazla bastırıldığı, büyük küçük harflerin birbirine karıştığı, kargacık burgacık iki kelime yazıyormuş:
ŞEHR-İ İSTANBUL

Hoca o sayfaya başka hiçbir şey yazmamış. Yalnızca defterin arka kapağının içine, daha sonra kurşun kalemle iki kısa cümle eklemiş:
“Beni hatırlaması şaşırtıcı değil.”
“Benim onu hatırlamamı bekliyor olması daha fena.”
Oğuzhan İrengün, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde araştırma görevlisi. İşletme yönetimi alanında çalışıyor. Eski hikâyeleri araştırmayı ve yeni yerler keşfetmeyi seviyor.
