Bazen bir hikâye okuruz, dinleriz. Hikâye geçmiştendir, sokakları, anıları hep geçmiş kokar. Dilden dile yayılır o hikayeler, artık tekrarı da mümkün değildir ya zaten, hatıralarda yaşar. Romantize edilen o geçmiş; o an geleceğe ait olmanın pişmanlığını, keşkesini yaşatır insana. O dönemde olup, o havayı solumak istersin ya hani? İşte Fatih benim için o özlediğim geçmişe açılan bir solucan deliği. Surlardan girdiğim an yaşadığım, o zamanda kayma hissi… Hiç bitmeyen, hep aynı zamanı döne döne yaşatacak olan o zaman tüneli.
En sevdiğim andayım. Sadece çocukluğum da değil bu dönem. Bazen kitaplarda okuduğum Osmanlı, bazen sütunlara kazınmış resimlerle beni çok daha geçmişe götürecek Doğu Roma’dayım. Zamanın akışkanlığı, büyüsü, sanki etrafı şeffaf bir küre ile korunan o gerçek İstanbul’dayım.

Fatih… Öyle uzun yazabilirmişim gibi geliyor ki sanki bu satırlar hiç bitmeyecekmiş gibi. İstanbul, Fatih’i nasıl anlatabilirim? Ne diyebilirim ki Peyami Safa’nın sokaklarını anlattığı Suriçi’ne? Fatih’in uğruna karadan yürüttüğü gemiler varken ben ne diyebilirim? Herkesin dua edecek bir kubbe dikmek için yarıştığı Fatih için ben ne yazabilirim daha?
700 yıl önce inşa edilen Kariye Camii’nde, tuğlalara dokunduğumda orada yapılan ayinlerin sesini duyduğumu, sokaklarda yürürken aynı arnavut kaldırımına basmış olan yoğurtçuları gördüğümü nasıl anlatabilirim? Dar sokaklarına sığdırdığı o koca şehri, sokak kültürünü, hangi detayını nasıl yazayım?
Bir his benim için Fatih, bir tattır, sadece sokaklarında bulabileceğim. Tarihi fırından aldığım, tadı hiç değişmeyen bir simit bazen benim için. Gece vakti sokaktan geçen, evden çıkana kadar gözden kaybolmuş, nidalarını takip ederek bulduğum bir sokak poğaçacısı. Bir his, bir tat, tanıdıklık ve tanışmışlık.

Sanki akşam ezanından sonra sadece Fatih’te öyle öter kuşlar. Sanki sadece Fatih’teki kubbelerin ışıklarına gelir kırlangıçlar. Bunu ne tarif edebilirim ne ispatlayabilirim. Farklı dalgalanır Şehitlik’teki bayrak.
Diyorum ya bazı şeyleri kanıtlayamam, ama belki hissettirebilirim size. Gözlerinizi kapatıp, Mimar Sinan’ın inşa ettiği bir avluda oturursanız belki duyabilirsiniz Fatih’i. Metruk bir binanın merdivenlerine çöküp, izlerseniz sokakta oynayan çocukları görebilirsiniz belki. Balat Sahil’den bakarsanız Galata’ya, belki hissedersiniz o duyguyu.
Her bir tarafına aynı ayrı zamanlarda tuğlalar döşenip, pamuklara sarılıp, sahiplenilmeye çalışılan Fatih, Surlardan girince kalbimin attığı, evimdeyim dediğim Fatih. Sana sahip olmak ne mümkün? Misafirin olup, bir çayını içsem kâfi.
Kübra Cenk Uslu, illüstrasyon, dijital sanat ve etkileşim tasarımı alanlarında çalışan bir sanatçı ve tasarım araştırmacısıdır. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimini sürdürmekte; kültürel miras, oyun tasarımı ve yeni medya üzerine projeler geliştirmektedir.
Fotoğraflar: https://archives.saltresearch.org/

Bir günümü ayırıp bu yerlerde aynı coşku ve duyguyla gezseydik sanki hayatımın en güzel günü olurdu gibi geldi bir anda
Not: Yorum yazısını görünce kafamdakileri direkt yazmış olmamı yadırgamayacağını umuyorum 🙏
Sevgiler..