1912 yılında İstanbul Şehreminliği’ne atanan Cemil Topuzlu hem tıp hem de belediyecilik tarihimiz açısından son derece önemli bir figür olarak hafızalarda yerini almıştır. Çalıştığı tüm kurumlara planlama ve organizasyon fikrini intibak ettirerek toplum modernleşmesi alanında birçok çalışmalar yapar. Belediye Başkanlığı döneminde “halkın hava alması için” bahçeler kurmak bu çalışmalardan birisidir. Kurduğu bahçelerden en önemlisi ve kendisi için en uğraştırıcısı olan Gülhane Parkı, Hazine-i Hassa’ya¹ ait mezbelelik bir bostan alanının ıslah edilmesiyle kurulmuştur. Padişah’tan bin bir rica ile alınan bu alan, düzenlenerek İstanbulluların sosyal yaşamına sunulur. Cemil Paşa’nın hatıratında parkın yapımı ile ilgili şu kısım ilgi çekicidir:
“Parkın ortasındaki gayet geniş malûm yolu yapmak için dört büyük asırlık ağacı kesmek icap ediyordu. Bir gün bunları kestirmeye başladım. Lâkin İstanbul matbuatında da kıyametler koptu: “Cemil Paşa, bahçe yapıyorum diye İstanbul’daki asırlık ağaçları kesiyor.” diye şiddetli makaleler…
Baktım bir şey çıkacak… Yapacağım işlere mâni olacaklar. Hemen parkın kapılarını sıkı sıkı kapattırdım. İçeri kimseyi sokmadım. Ağaçları kestirdim. İşime geceli gündüzlü büyük bir süratle devam ettim. Avrupa’ya şimdi gördüğünüz çam vesaire olmak üzere 20.000 nadide ağaç ısmarladım. Bunları diktirdim. Bostanları kaldırttım.”²


Bugünden bakılınca park yapmak için ağaç kesmek oksimoron bir durum. Ancak hepimizce de malum ki bir zamanlar kıyamet koparan değişimler, birkaç kuşak sonra manzaranın doğal parçası gibi görünür. Bu girizgâhın sebebi de durumu normalleştirmeden anlamak ve hatırlamak. Padişah mülkünden alınarak tamamen halkın kullanımı için kurulan Gülhane Bahçesi, ne mutlu ki halen bu işlevini sürdürüyor. Günümüzde kamuya ait birçok yerin erişiminin kısıtlandığı ya da başka yöntemlerle özel kullanımlara tahsis edildiği düşünülünce, elimizde ne olduğunu ve neden korumamız gerektiğini anlamamız son derece önemli.
Suriçi Topluluğu olarak biz de bu kıymetli yere hak ettiği değeri vermek ve hakkımız olanı kullanmak için 7 Haziran pazar günü Gülhane Parkı’nda buluştuk. Güzel yaz günlerini karşılamaktan sebep neşemiz ve Nazım Hikmet’in dizelerinden ilhamla “yaşama ciddiyetimiz” eşliğinde soframızı kurduk. Türkçe’de güneşe ve ağaçlara yazılmış belki de en güzel dizelerin sahibine selam için gelen eski ve yeni birçok katılımcı ile topluluğumuzu bir kere daha büyüttük. Bu renkli buluşmada keyifli sohbetlere, leziz yiyeceklere Nazım Hikmet’in şiirleri de eklendi. “Milletleri kardeş sofrasına davet ederek” kurduğumuz koalisyonumuz Çin’den gelen katılımlarla daha da büyüdü.


Nazım Hikmet, Bulgaristan’ın küçük bir köyünde derin bir sıla hasretiyle yazdığı “Ceviz Ağacı” şiiri ile sanki parkı edebiyatla kutsamış gibidir. Nazım, şiirlerinde özgür ve yabanıl bir doğa tasvir eder. Ceviz Ağacı da böyle bir şiirdir. “Başım köpük köpük bulut…” ile başlayan şiirde, bu duyguları anlatan birçok dize vardır. “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda…” dizesi ise farklıdır. Kendini surlar arasına sıkışmış, düzenlenmiş, ehlileştirilmiş (modernleşmiş) bir doğanın parçası yapması bütün bunlara tezat gibidir. Ama şairane bir tezat. Şair kendini İstanbul’da bir yere mimlemiştir artık. Düşünün bir kere, Nazım’ı İstanbul’da başka nerede ararsınız ki? (Şiiri harika bir şekilde besteleyip, herkesin tanımasını sağlayan Cem Karaca’yı da anmak ve hakkını vermek gerek. Bu şarkı olmasa şiir böyle tanınır mıydı bilemiyorum ama her şeyi bilmeye de gerek yok zaten.)
Parkın edebiyatla bağı sadece Nazım Hikmet’le sınırlı değil. Bundan yaklaşık 100 yıl önce seçkin edebiyatçılarının oluşturduğu kalabalıkça bir ekip Gülhane Park’ını da içine alan Sur-ı Sultani’nin³ üzerindeki Alay Köşkü’nde toplanırlar. Bu olay 18 Temmuz 1928 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde “Haftalardan beri dedikodusu devam eden Sanayi-i Nefise Birliği’nin (Güzel Sanatlar Birliği) ‘Üdeba Şubesi'(Edebiyat Şubesi) nihayet dün toplanabildi.”⁴ şeklinde duyurulur. Toplanmasından çok kısa bir süre sonra Peyami Safa’nın önderliğindeki “yeni” edebiyat ekibi – ki Nazım da bu ekibin içindedir- eski diye tanımladıkları edebiyat çevreleriyle kıyasıya bir mücadeleye başlarlar. Edebi anlayış ve lisan üzerinden başlayan tartışmalar çığırından çıkar. Peyami Safa, birçok edibe ilişkin çok sert yazılar yazar. Hareket dergisinde edebiyat mahkemeleri kurar ve eskiyi mahkum eder. En çok hedefinde yer alan Yakup Kadri ise “eski” ve “büyük” olma lüksünü kullanarak hakaretten geri durmaz: “Her gün aczinin ıstırabıyla kıvranan ve dört bir yana mezbuhane(boğazlanır gibi) saldıran bu sokak itinin hakkından gelmek, elini pisliğe sürmekten iğrenenlere düşmez.”⁵
Bu sert tartışmalar esnasında toz duman olan ortalık, yenilikçi ekibin Edebiyat Şubesi’nden istifasıyla yatışır. Şube tartışmaya fazla bulaşmamış “eskiler” ile tekrar ihdas edilir. 30lu yıllarda belli bir süre daha Alay Köşkü’nde bir edebiyat mahfili olabilme çabasını sürdürür, ardından kapanır. Yapı 2011’den bu yana Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir. Özellikle parka bakan kısımları İstanbul’un kıraat için en güzel yerlerindendir. Tanpınar şubeyi tekrar yapılandıran ekibe sonradan dahil olmuştur aslında. Fakat “Geçmişin yüküyle çöken o dünü / Bugünün içinden soruyorum ben” dizeleri bile, bu şedit eski/yeni kavgasının ardından mekana adının verilmesi için yeterli sebep sayılabilir.
Gülhane’nin batıya bakan kapısında kavramsal ve seçkin(!) edebi tartışmalar sürerken, doğuya bakan kapıda edebiyatçıların yaşam kavgasının ve dayanışmasının hikayesi vardır. 1951 yılında İstanbul’a gelen Yaşar Kemal bir iş tutturamayınca parasız kalır. Sonrasını şöyle anlatır:
“Boş gezdiğim günlerde, param biterse ne yaparım?’ diye düşünürken, Gülhane Parkı’nı keşfettim, öyle bir yer buldum ki, tam padişahlara has… Hani Gülhane’nin denize bakan yüzünde Topkapı Sarayı’nın büyük kapısı, kapının önünde de Çemberlitaş gibi upuzun bir sütun var ya, işte o kapıyı kendime mekân tuttum. […]Köprü altında soluğu alıp kendime tam üç tane olta satın aldım, son paramla.[…]Oltalarımı aldım, Sarayburnu’na geçtim, bir kayanın üstüne oturdum, oltamı denize attım.[…]Balıklarımı gittim, oynar oynar, köprü altında sattım, bu parayla kendime bir maltız, bir torba da kömür aldım. Keyfime diyecek yok. Derken Orhan Kemal geldi, onu kapı altındaki evime götürdüm, balık tuttum, ona taze taze balık ikram ettim bahçemin çiçekleri arasında.”


Yaşar Kemal’in bu röportajı internet üzerinde birçok mecrada bulunabiliyor. Ben orijinal bir kaynak bulamadım ancak röportajın orijinal metni kapının hemen yanına yerleştirilen bir tabelaya yazılmış ve 1993 yılında Sabah Gazetesi Röportajı olarak da not düşülmüş. İki büyük edebiyatçının sur duvarının dibinde yoksul ama umutlu bir şekilde yedikleri balığın hatırası, şehrin hafızası.
Şehirler taşla inşa edilir ama hafızayla kurulur. Bir kuşağın kavga ettiği, bir başkasının şiir yazdığı, bir diğerinin ekmeğini çıkardığı aynı mekânda üst üste birikmiş hafıza tuğlaları… Gülhane Parkı da bütün çelişkileriyle, dönüşümleriyle ve hikâyeleriyle İstanbul’un belleğinde yaşamayı sürdürüyor. Biz de o gün edebiyat tarafından korunan bu parkın, yüz yılı aşkın bir hikâyenin, kısa süreli misafirleri olduk.
Notlar:
1. Hazine-i Hassa: Osmanlı İmparatorluğu’nda doğrudan padişahın şahsi gelir ve giderlerini yöneten özel bir hazine ve kurumdur. (TDV – İslam Ansiklopedisi)
2. İstibdat-Meşrutiyet-Cumhuriyet Devirlerinde 80 Yıllık Hatıralarım – Operatör Dr. Cemil (Topluzlu) Paşa / S.132 / Arma Yayınları / 1994
3. Sur-ı Sultani: Topkapı Sarayı’nın kara surlarına verilen isim
4. Peyami Safa’nın Hareket Yazıları – Beşir Ayvazoğlu / Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi – Peyami Safa Özel Sayısı (https://erdem.gov.tr/tam-metin/138/tur)
5. Peyami Safa’nın Hareket Yazıları – Beşir Ayvazoğlu / Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi – Peyami Safa Özel Sayısı (https://erdem.gov.tr/tam-metin/138/tur)
Tanser Özkaya, İstanbul’da yaşıyor; şehri gezmeyi, gözlemlemeyi ve anlamaya çalışmayı seviyor. Çocukluk yıllarından itibaren kentin farklı katmanları arasında yaptığı yolculuklar, zamanla gündelik hayatın izini süren bilinçli bir keşfe dönüştü. Eğitim ve çalışma hayatı boyunca şehrin görünmeyen yüzleriyle temas kurma fırsatı buldu. Şehir Ki Ne Şehir isimli söyleşi serisinin yürütücülüğünü yaptı. İstanbul’un değişen dokusunu, hafızasını ve gündelik ritmini anlamaya ve paylaşmaya devam ediyor.
