Görmeyi ne zaman unuttuğumu hatırlamıyorum. Sanki hayatımın belirsiz bir noktasında kaybettiğim bu eylem, doğuştan gelen bir noksanlıktı. Öyle olmadığını fark etmek güç, zira bir pencere kenarında oturup da bir deftere bir şeyler karalamaya başladığımda, kahvemi yudumlarken ya da şarabımı, başımı kaldırmama sebep olan şey gözümün önünde yemeğimin tepesinde vızıldayan sinekler değil, her gün akşamüstü dışarıdan gelen haylaz çocuk sesleri oluyordu. Yine de biraz eğilip bakmıyordum pencereden, yalnızca sesleri dinliyordum. Gülüşmeleri, nereden öğrenildiği meçhul küfürleri ve çocuk aklın ciddi sohbetlerini. Biri ötekinin tıraşlı kafasına vurur, “şlap” diye bir ses çıkardı. Öteki buna geri vurmaya niyetlenirken bağıra çağıra kaçar, kauçuk ayakkabılarının yere sürtüş sesleri uzaklaşırdı.
Mesele görmek oldu mu, nedendir bilinmez, benim gibi alt sınıf olanlar biraz münasebetsiz olmaya meyleder. Komşunun evine giren yabancıyı sorarlar, kadının bir heves boyadığı saçlarını sorarlar, hırkanın deliğine parmağını sokup da ne olduğunu soranlar bile vardır. Ben, imam efendi ve birkaç okumuştan başka herkes birbirine sorular sorar. Amma detaylıca, amma gerçekleri zaten bilerek. Bir de mahalle doktoru çok soru sorar ki, işi bu. Yargılayamam. Ben bu merakı taşımadım hiçbir zaman. Rahmetli babam da taşımazdı. Gece vakti karşı evden bağırışlar yükselirdi, annem pencereye koşup bakardı hemen. Babam “Milletin evine bakılmaz,” diye onu yerine oturtur, sonra da tüm akşam meraklı olmakla suçlardı annemi. Bağırışlar kesilene kadar annem bir gözü pencerede kanaviçesini işlerdi.
Bir zaman böyle geçti hayatım. Dostlarım derdini anlatır, ben dinlerdim. Ahmet’in burnu kırılmış, hastanede bir güzel sarmışlar. O anlatmadan ben bilemem. “Nedir bu yüzünün hali?” diye soramam. O anlatınca derim, “Vah vah, yazık olmuş.” O anlatmadan ben vah edemem.
Görmeyi ne zaman unuttuğumu hatırlamıyorum lakin ne zaman bir şeylerin beni dürttüğünü hatırlıyorum. Dün, dün oldu her şey. Yine masamda oturuyorken. Cereyan yapsın diye iki taraftan açtığım pencereden giren ve tepemde uçan arıyı kovmak bir yana, vızıltısıyla adeta eğlenirken. Gömleğimin ensesi terimle ıslanırken. Bir tanıdığımdan ödünç aldığım Almanca romanı yarım yamalak dilimle okumaya çalışırken. Yine karşı komşunun bağırışlarını dinlerken. Karşı komşunun bağırışları mı dedim? İşte o an, başımı kaldırdım.
Hâkim olmadığım dilde yazılmış bir roman beni bu kadar içine çekmiş olamaz, diye düşündüm önce. Arı vızıltısı kesildi. Çıkışı bulmuş herhalde. Uzaklardan tokmak sesleri geliyor, karşı evin kadını yine birine bağırıyor, akşam ezanı okunuyor. Demek güneş battı batacak.
Oturduğum sandalyeden kalkmadan doğruldum, dirseklerimi pencerenin pervazına yaslayıp kocakarılar gibi sokağı süzmeye başladım. Çapraz kaldırımda sessizce oturan çocuğu gördüm sonra. Seslensem mi? Başımı kaldırdım, bir de ne göreyim… Tül gibi şeffaf beyaz bulutlar nasıl da dağılmış, güneş batmak üzereyken gökyüzü nasıl bir turuncu, ufka doğru indikçe yanıyordu sanki. Ufku göremiyorum, görmem için çatıya çıkmam gerek. Durdum.
Görmem için çatıya çıkmam gerek.
Tekrar çocuğa baktım. Bu sefer hiç düşünmeden seslendim.
“Kardeşim, baksana.”
Başını kaldırdı.
“Niye teksin sen? Arkadaşın nerede?”
“İsmail’in kolu kırıldı dün,” dedi. “Ağaçtan düştü salak. Hani şu Abdi abinin bahçesindeki incir ağacı var ya…”
Abdi abi kim? Bahçesinde incir ağacı mı var? İstanbul’da incir ağacı olur muymuş?
“Geçmiş olsun,” dedim.
“Söylerim,” dedi.

Sokağa bakmayı sürdürdüm. O ara yukarıdan çocuğun annesi seslendi. Kadının saçı başı dağılmış, yazmanın altından fırlıyor. Çocuk annesinin emriyle ayağa kalktı, pantolonunu elleriyle silkeledi. Kapanmasın diye arasına taş koyduğu kapıdan içeri girdi. Kapıyı kapatmadan son defa bana baktı. Başımı tekrar göğe kaldırdım. Bu nasıl bir mavi?
Geri çekildim. Odamın bir anlığına küçüldüğünü hissettim. Evlerin yan yana, aralıksız yerleştiği sokak ne kadar ince ve uzunsa, gökyüzü nasıl sığmıyorsa tuğla çatıların üzerine, benim odam da o kadar sıkışık ve kısa görünmüştü bir an gözüme. Çevremde dönerek duvarlara baktım. İki çivi deliği var ama tek bir resim bile asılı değil. Yatağım derli toplu ama tek kişilik. Odadan çıktım, senelerdir çatırdayan merdivenleri adım adım inmeye başladım. Soluma dönüp mutfağa girdim. Ocağın ardındaki mavi çiçekli karoların biri çatlamış. Annemden yadigâr tabaklar iki gündür lavaboda yıkanmayı bekliyor. Civarında türlü çay bardakları, telvesi kurumuş fincanlar, dibi morarmış kadehler var.
Olduğu gibi bıraktım hepsini orada. Kapının yanına astığım anahtarlarımı cebime koyup attım kendimi sokağa.
Nihayet gün boyu beklediğim serinliği hissettim ensemde. Adımlarım yavaş, evlere bakmaya başladım. Sanırım dışarıdan en bakımsız görünen ev benimkiydi. Ahşabı eskimiş, beyaz boyası çatlamış, cumbanın altı kararmış. Hayır, küf tutmuş. Diğer evler ise nasıl renkli. Biri mavi, biri pembe. Öteki camın önüne çiçeklerini yığmış, üzerine de rüzgâr gülü takmış. Hafif esintilerle dönüyordu.
Başım yukarıda, etrafıma bir turist gibi baka baka yürürken bir çıtırtı durdurdu beni. Ayağımın altında kurumuş bir yaprak. Kurumuş rengi, yerdeki taşlar arasında yemyeşil bitmiş otlarla nasıl bir tezat içindeydi ama. Kuru, ben bastığım için de artık parçalanmış yaprağı elime aldım. İncir yaprağıydı bu. Başımı kaldırınca biraz ilerimde dalları yere uzanan incir ağacını gördüm. Abdi abinin mi bahçesi burası? İsmail burada mı kırdı kolunu? Bahçesini saran teller de öyle gevşemiş ki, isteyen hop diye atlar girer içeri.
Ben girmedim. Abdi abiyi de çok tanımam.
Yolumda giderken biri adımla seslendi. Bakındım, bahçenin içinden geliyor ses. İncirin gevrek dallarından birini indirince gördüm adamı. Evin içinden bahçeye uzanan mavi hortumla ağaçları suluyor.
“Bünyamin! Bünyamin nasılsın?”
“İyiyim, siz?”
“Ne olsun be, iş güç, yuvarlanıp gidiyoruz.”
O ara içeriden bir kadın sesi geldi. “Kim o?”
Adam içeriden gelen sese yanıt verdi. “Bünyamin yahu, camcı Salih’in oğlu var ya.”
Adam tekrar bana döndü.
“Yahu Bünyamin, sana şeyi soracaktım, senin babanın Cerrahpaşa’daki dükkanı hala boş mu?”
“Boş.”
“Ha, kiralayacaksan eğer, bizim küçük enişte yer açmak istiyor kendine.”
Boşluğuma geldi, bir an sordum. “Ne yeri?”
“Tamirat işleri için ya, televizyon, makina, her şeyin tamirini yapıyor da yer istiyor.”
“Gelsin yarın sabah konuşalım o vakit,” dedim.
“Temiz çocuktur, iyi çocuktur ben bilirim. Birikmişi de var, hemen iki aylık kirayı tak diye koyar.” Durdu, duruşunu iyice dikleştirdi ve “Alamanya’dan döndü yeni.” diye de ekledi.
“Tamam, konuşalım,” dedim. Sonra nedendir, adamı daha iyi tanımak istedim. “Siz de gelin.”
“Tamam, 10’da dükkânda oluruz biz.”
“Sağlıcakla, bekliyorum.” dedim başımla selam verirken.
“Hadi Allaha emanet,” dedi o da ben bir süredir tuttuğum incir ağacının dalını tekrar indirirken. Demek Abdi abi bu, diye düşündüm. Ben onu tanımıyordum ancak o benim babamı biliyordu. Kim bilir, belki de cenaze namazında tam yanımda duruyordu da ben fark etmedim.

Yürümeye devam ettim. Daha fazla şey görmek istedim. Ancak hava kararmak üzereydi. Artık gökyüzünün parlaklığı yavaş yavaş solmuş, yerini gri bir lacivert almıştı. Durduğum yerde şehri yukarıdan baktığım bir harita gibi hayal ettim. Şuradan biraz yürüsem, sahile inip Etyemezlerden tekrar yukarı çıkarak bir daire oluştursam diye düşündüm. Bu istekle ışıkları takip ettim, kendimi irili ufaklı dükkanların birer birer sıralandığı caddede buldum.
Berberin önünden geçtim önce, içeride bir adam tıraş oluyordu. Yerde yumak yumak saçları. Konuştuklarını duyamıyordum ama berberle beraber kahkaha attıklarını görüyordum. Berberin gümüş azı dişi dükkânın ışığında parlıyordu.
Hemen yanındaki kasapta ise bir kadın, bıyıkları terlememiş genç çırağa eliyle tarif ediyordu eti nasıl istediğini. Çırağın yavaşça inip kalkan göğsünü gördüm. Bakışlarında nasıl bir dikkat vardı ama…
Pastanenin dışındaki masalardan birine oturmuş pos bıyıklı bir genç etrafa bakınıyordu merakla. Ellerini masanın üzerinde birleştirmişti. Bir an bana da baktı, göz göze geldik. Utandım. Adımlarımı hızlandırdım, yolun karşısına geçtim. Sahile doğru bir ara sokağa daha girince, işte oradaydı, babamın dükkanı.
Kepenkleri kapalıydı. Babamın vefatından sonra bir dokuz sene kadar babamın kalfası camcılık yapmıştı, sonra o da taşındı gitti buralardan. Nereye gitti bilmiyorum. Sormadım. Bir aydır kepenk kapalıydı, bir aydır gelirim yoktu. Çok da fark etmiyordu aslında. Müsrif biri değildim, hatta yer yer cimri bile sayılırdım.
Hava kararmıştı artık. Caddenin parlak ışıklarının aksine, oradan buradan tek tük ampuller aydınlatıyordu burayı. Marmara Denizi’nden sokağa doğru tuzlu rüzgarlar esiyordu. Her ne kadar amacım sahile kadar yürümek olsa da bunu sonraya ertelemeye ve o anlık eve dönmeye karar verdim. Ve ilk defa, eve dönüş yolunda bir tanıdıkla karşılaşmayı umdum. Okumuşlardan olsa, hatta yarım bıraktığım kitabı ödünç aldığım dostumu görsem, ne iyi olur diye düşündüm. Eve varana kadar girdiğim her sokak, döndüğüm her dönemeç, bana birini görme umudu aşıladı. Haseki’nin dar sokaklarında biri bana seslense, kolumdan tutup kahvehaneye götürse, ona Abdi abiyi gördüğümden bahsetsem, bana Abdi abinin, ne bileyim, geçen ay evlenen kardeşinden bahsetse, ben de İsmail’in kolunu kırdığından bahsetsem, gülsek el kadar çocuğun incir ağacına tırmanma hevesine…
Bakkala yaklaşırken ceplerimi dışarıdan üstün körü yokladım. Duyduğum şıngırtı anahtardan mı, bozuk paralardan mı geliyor diye anlamak için elimi cebime soktum. Anahtardan geliyormuş. Bakkala uğramadan eve adımladım.
Abdi abinin bahçesinin önünden geçerken içeriden sesler geliyordu. Karısıyla konuşuyordu. Kelimeleri tam seçemedim, ancak attıkları kahkahalardan kavga etmediklerini anladım. Ve yazdım kafama, Abdi abi keyifliyken amma gürültülüymüş.
Eve girer girmez ilk işim bulaşıkları yıkamak oldu.
Şimdi ise bekliyorum. Saat sabah dokuz buçuk.
2026
Kübra Türkiliş, 25 yaşında. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. İnsanları ve onların inşa ettikleri binaları, boyadıkları tuvalleri izlemeyi ve hakkında düşünmeyi sever. Görebildiği için şanslı.
Fotoğraflar: Duygu Yılmaz (Suriçi Arşivi)
