Topluluğumuzdan Gökhan Erten, görünmeyen, az bilinen ama Suriçi’nin ruhuna dokunanlarla sohbetlerine devam ediyor. Sinema emekçisi Zafer Yılmaz ile İMÇ’den başlayan sohbet, sinemanın yeni dinamiklerine, Haliç’e, artık hafızalarda kalan sinema afişlerine kadar uzanıyor. Suriçi’ne, sinemaya ve hayata dair ilginç detayları içeren bu sohbeti keyifle okuyacağınızı umuyoruz.
Zafer Yılmaz: Manifaturacılar Çarşısı bildiğiniz üzere kumaş, perde ve benzeri üzerine kuruldu. Ama yetmişlerden sonra Plakçılar Çarşısı aşağıda[ki kısımlarda] kurulmaya başlandı. Filmciler, neden burayı tercih ediyorlar ya da belgeselciler? Siz bir filmci olsanız gerçek mekânda mı çekersiniz, senaryoda geçen mekânı gerçek mekânda mı çekersiniz yoksa dekorda mı çekmeyi yeğlersiniz? Ben bir filmci olarak gerçek mekânda çekmeyi yeğlerim. Birinci neden bu. Yani mesela atıyorum, Ferdi Tayfur film çekmiş. Ama niye? Şarkıcı kendisi. Atıyorum köyden bir kıza âşık olur, kızı babasından isterler, başlık parasını veremez. Başlık parasını biriktirmek için de İstanbul’a gelir. İstanbul’da, atıyorum, inşaatlarda çalışmaya başlar. İnşaatta çalışırken de şarkı söylemeye başlar. Birisi duyar, der ki: “Seni götüreyim Plakçılar Çarşısı’na. Orada bir baksınlar.” der.
Gerçek mekânlar burası. İşte Ferdi Tayfur da buradan geçmiş, İbrahim [Tatlıses] de buradan geçmiş, Müslüm [Gürses] de geçmiş. Herkes buradan geçmiş. Yani kısacası şöhretin kapısı Plakçılar Çarşısı.
Yapısal olarak, mekân olarak da çok güzel bir yer. Ben mesela orada film çekmeyi yeğlerim. Hâlâ o dokusunu koruyor. Yani dokular da film için çok önemli. Hâlâ şu anda mesela atıyorum bir şarkıcının filmi çekilse orasını seçeceklerdir. Muhakkak gidip gerçek mekânda çekeceklerdir.

İMÇ’nin müzikle olan o alakası…
Şimdi müzikle olan, alakası sadece arabesk değil tabii. O zamanlar televizyon popüler değil, çok fazla televizyon yok. İşte radyo var. Ne yapacak insanlar? Plak alacak, evde o beğendiği sanatçının şarkısını dinleyecek ya da radyodan dinleyecek.
Yani bunun için o zamanlar ben mesela kendim, ne bileyim, Cem Karaca dinlerdim, Barış Manço dinlerdim. Yabancı müziklerde de Pink Floyd dinlerdim, Deep Purple dinlerdim. Bunları gidip orada bulup alabiliyorduk. Kasetler sonra çıktı. Kasetlerden de istediğiniz şekilde doldurup dinleyebiliyordunuz. Ama maalesef artık teknoloji ilerledikçe, televizyon da ilerledikçe, plakçılar da kasetçiler de ölmeye başladı. Yavaş yavaş ölüyorlar maalesef. Bu duruma geldi yani.
Ben biraz da Türk sinemasındaki o Muhsin Bey filmi… Mesela İMÇ bloklarında bir kare de var [filmde]. Buna benzer hangi diziler, hangi filmler orada hafıza belleğinde yer almıştır? Sinemacı gözüyle, bir emekçi gözüyle ne dersiniz?
Muhsin Bey, severek izlediğim, çok beğendiğim bir film. Yani konusu da zaten köyünden gelmiş… Uğur Yücel oynamıştı, Şener Şen oynamıştı. Şener Şen de bir yapımcı olarak, yani mesela atıyorum bir sanatçıya kol kanat gererek onu meşhur etmeye çalışan bir karakteri canlandırmıştır.
Bu da gene Plakçılar Çarşısı’nda. Demin dediğim gibi, şöhretin kapısı. Şöhretin kapısı Plakçılar Çarşısı’ndan geçtiği için mecburen oraya geleceklerdir, kaset yapacaklardır. Yani kısaca bu.

Abi şeyi kaçırdım ben. İMÇ’ye hangi yıllarda sık uğradın?
78, 79, 80… Yani yaklaşık olarak 82’lere kadar falan.
O dönemde hafızalarda kalan, bugün hâlâ hatırladığınız neler var?
Yani o zamanlar mesela bir ara arabeskten ayrı şeyler vardı. Mesela onlar da çok popüler olmuştu. Ferdi Özbeğenler gibi. Taverna müzikleri mesela. Onları da severim. O dönemde bayağı popülerdi. Neşe Karaböcek vardı, Gülden Karaböcek vardı, Tülay vardı, Ayla Dikmenler vardı. Ne bileyim, Tanju Okanlar… Yani pop müzikle arabesk arası. Mesela Sezen Aksu da benim için çok önemlidir. O son dönemlere denk gelmiştir ama o da önemlidir benim için.
Sinemaya dönecek olursak. O bölgedeki, Atatürk Bulvarı’ndan, birinci bloktan altıncı bloğa kadar İMÇ upuzun bir alan. Bu alan içerisinde sinema için Atatürk Bulvarı, Kadınlar Pazarı, Küçükpazar, oranın halkı… Bir fotoğrafçı için, bir kameraman için, bir sinemacı için, göz ve görsel hafızası kuvvetli insanlar için çok önemli. Genel hafızanın kayboluşuyla alakalı olarak, oradaki bozulma sence nasıl şekilleniyor şu an?
Yani şu anda tarihi dokusu; Kadınlar Pazarı, İMÇ Çarşısı ve aşağıya doğru Zeyrek, Balat, Fener… Bu tür yerler tam anlamıyla bozulmuş değil. Yavaş yavaş bozuluyor ama tarihî dokularını korurlarsa çok iyi olurlar. Ben bir filmci olarak o mekânlarda her zaman bir film çekebilirim. Sevdiğim mekânlar. Güzel görüntüler verir, güzel açılar verir. Yani bu açıdan filmcilerin genellikle orada çekmek istediklerini biliyorum.
Anlatmak istediğin bir şey varsa, hafızanda kalan bir şey, bir hatıran varsa onları dinlemek isterim senden.
Ya mesela biz de orada bazı dizilerde çalıştık, ettik. Ama çok özel bir anı olarak… Mesela Balat’ta var. Agora Meyhanesi’ni bilirsiniz. Agora Meyhanesi’nin eski hâlini ben biliyorum. Benim gençlik yıllarımda, 16-17 yaşlarındayken, orası eski bir meyhaneydi. Taşları bile eskiydi. Bizans’tan kalma taşlarla örülüydü. Büyük büyük fıçıların olduğu, şarapların yapıldığı, içinde bakır madenler (bakır imbikler-E.N) koyup öyle mayaladıkları zamanları biliyorum.
Biz bile girip bazen içebiliyorduk. Sabahları şarapçılar özellikle, yani akşamcılar ya da alkole düşkün olanlar diyeyim, sabah kuyruğa girerlerdi. “Açılsın da biz içelim.” diye beklerlerdi. Bunları da gördüm ben. Ama Balat, Fener tarafları hâlâ ilgimi çeker. Hâlâ giderim, dolaşırım. Yukarı çıkarım Zeyrek’e doğru. Oralarda da film çektim.
Rum Okulu’nun oraları, Kanlı Meryem Kilisesi, aşağıdaki Filistin Kilisesi… Yılda bir kere açarlar. Özel izinle de açtırabilirsiniz. Çok eskidir orası. O topraklar Arap Kilisesi’ne aittir mesela. Bunu kaç kişi bilir bilmiyorum ama rehberlerin anlattığını biliyorum. Kapısında Abdullah Efendi var. Gidersiniz, ona köpeklere mama için 5-10 lira verirsiniz. İçeri girip bakabilirsiniz.
Eskiden şu anda tramvayın geçtiği yerler (Eminönü – Alibeyköy hattı-E.N), daha ilerileri ağaç tekne yapımı yerlerdi. Haliç buralar biraz kokardı. Meyhaneler vardı, çalışanlar vardı. Eskiden ben tabela işleri yapardım. Fırçayla tabela yazardım burada. Ağaç tekneleri yaptıkları zaman bizi çağırırlardı. Ağaç teknelere isim yazardık. Şimdi onlar da kalktı artık. Her şey teknolojiye dayandığı için hazır makineler çıkıyor, yapıştırıyorlar.
Eski ustalar kalmadı. Daha doğrusu bizim tabela işlerinde ustalarımız genellikle azınlıklardandı. Ya Ermeniydi ya Rumdu. Biz onlardan öğrendik. Özellikle Sirkeci tarafında yazılan yazılar, bankalara yazılan yazılar… Altın varak falan da yazılırdı. Bunlar çok önemli işlerdi. Sinema afişleri bile yaptım ben. Daha doğrusu sinema afişlerini yapanlar vardı. Böyle baskı yoktu. Sinemanın önüne asılan kocaman afişleri onlar yapardı.


Amacım orada çekilen filmlerin konularına biraz girmekti ama onları kullanmak biraz riskli…
Şimdi benim çalıştığım mesela Uğur Yücel’le, Binnur Kaya’yla çektiğimiz bir dizi vardı. Mesela orada çalıştık. İsim vermek istemiyorum. Plak şirketinin içinde. Buna benzer birkaç tane daha ama şu anda aklımda değil.
Genelde orada çekilen filmlerin çoğu bir şarkıcının hayatıyla alakalı olduğu için insanlar, daha doğrusu filmciler, gidip gerçek mekânda filmlerini çekiyorlar. Yani bir dekorda çekmektense gidip gerçek mekânda çekmeleri onlar için çok daha iyi. Bir de seyirciler açısından da mesela gerçek mekânı görüyorsun. Bana soracak olursan gerçek mekânda çekmeyi yeğlerim. Gerçek mekânda neresi plakçılar çarşısı. Hâlâ yaşıyor. Aslında eskisi kadar tabii ki bir canlılığı kalmadı ama o dokuları hâlâ taşıyor yani film çekeceksen gidersin orda çekersin.
Bir kaç tane daha sorum var. Sinemacı veya fotoğrafçı, görsel olarak mimari dokuya önem verir. İMÇ’nin, Süleymaniye’den aşağı doğru da inen o bölgenin, komple mimari dokusu çok değerli. Mimari dokunun yanında [İMÇ’nin içinde] 8-9 tane önemli sanat eseri var. Yeni gelen sanatçılar var, 5. Blok’ta falan. Sizin gibi ustaların orda bulunması ve bizim gibi genç sinemacıların hâlâ orayı seviyor olması umutlandırıyor mu seni? Hâlâ yeşertiyor mudur bir şeyleri sence?
Yani ben çok seviyorum, gidip orda film çekmeyi çok isterim ama bu tamamen teknolojiye bağlı. Ya mesela eski kasetler plaklar kalmadı biliyorsunuz. Adam tek bir şarkılık single çıkartıyor. Televizyon zaten öldürdü. Sinemalar bile öldü. Youtube kanalından istediğini izleyebiliyorsun ya da başka yerden izleyebiliyorsun. Yani dönem filmi çekmek istiyorsan Plakçılar Çarşısı, Fener, Balat, Haliç’in kıyıları bunlar önemli yerler, mekânlar, dokular. Vefa mesela. Ne bileyim o Beyazıt’ın arka tarafları, Molla Gürani [Camii] aslında eski kilise ama camiye çevirmişler mesela, oralar. Oradan aşağı inen yerler, Süleymaniye… Buralar hep eski dokular. İnşallah bozulmaz. Bozulmasını da istemiyorum. Öyle kalsın yani yeni binaları hiç sevmiyorum çünkü. Ben eski dokuları seviyorum kısacası.
Oralarda fotoğraf çekmeye çıktın mı?
Çıktım. Dün hatta ordaydım yani.
Bunlardan biraz konuşalım mı? Oranın insanı, oralardaki tanışıklık, oradaki ilişki…
Yani oradaki insanlar daha sıcakkanlılar, ilişkiler daha sıcak. Başka yerde bulamazsın. İşte kenar semtler diyoruz ama burada hâlâ çok eskiden beri yaşayanlar var. Yani ailesi ölmüş, çoluk çocuğu… Yeni nesiller var ama onlar daha farklı farklı tarzda yetişiyorlar. Eski nesiller gene aynı, yani sıcakkanlı. Hatta dün mesela bir teyzeyi buldum. Fotoğrafını çekebilir miyim, dedim. Çekebilirsin, dedi. Çok çekmek isteyenler var ama sen çek, dedi. Çektim. Gene gideceğim göreceğim teyzeyi. Göreceğim. Gerçekten çok ilginç bir fotoğraftı o. O’nu bulacağım, O’na yardım edeceğim hatta. Kafamda öyle bir şey var.

Bu şekil ilişkiler plakçılar ve diğer farklı esnaflarda da oluyor mu?
Yani çok nadir, çok nadir. O eski sıcak ilişkiler maalesef kapitalizmin o vahşi yolunda gidenler, daha doğrusu ekonomi, bu yola sürüklemiş insanları.
Peki Müzik Günleri’nde biraz konuştuğumuz [konulardan], Tekeli’nin (Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler ile birlikte İMÇ’nin 3 mimarından biri-E.N) inşaatının değişimi ve etrafta açılan yeni büyük hastane ve otellerin varlığı İMÇ’yi nasıl etkiliyor?
Ya etkiler ama İMÇ’nin, yani o oralarla alakası… Hani daha böyle… İMÇ hâlâ yaşıyor ama şey şöyle Plakçılar Çarşısı değil. Ama diğer manifaturacılar atıyorum, kumaştı, koltuk kumaşları… vs. Şimdi değişti. Gerçi bir sürü işte brandalar, vesaire, çadırcılar, hepsi girdiler. Yani manifaturacılar biraz değişti. Hâlâ çalışıyor. İnşallah çalışır, devam eder. Bak onun karşısında mesela, Sigorta’nın binası vardı şimdi otel yaptılar mesela. Orası biliyorsun şeydi yani… Aklıma gelmiyor şimdi, lojmandı. SSK’nın lojmanıydı ama maalesef bazıları alıyorlar ve otel haline getirmişler. İnşallah geri kalanları yapmazlar. Aşağıda Merkez Bankası’nın olduğu yer mesela. Şu anda kapalı duruyor. Ne olacak? Hastane’nin yan tarafı. Bilir misiniz bilmiyorum, orası Merkez Bankası’nın ufak bir yeriydi. Orası kapalı duruyor şu anda ama oraya da yarın öbür gün ne olur bilinmez.
IMÇ blokları şu an tehlikede malum. İşte kapitalizmden bahsettik. Çevresi gelişiyor ve İMÇ blokları tehlike altına giriyor. Sinema ve dizi sektörü İMÇ bloklarından çok alışveriş yapıyor. Özellikle kreatif sanat bölümünde çalışan asistanlar. Burası, yani kapanma tehlikesiyle birlikte, sinema ve dizi sektörünü nasıl etkiler?
Yani kısa ara bir bocalama olabilir ama yeni yer bulacaktır muhakkak. Yani ben de gidip mesela oradan alışveriş yapabiliyorum. Yani oradan kumaş alıyorum. Özellikle sanat yönetmenleri gidip kumaşlar alıyor, vesaire… Ben mesela yönetmen sandalyesi alıyorum. Çadır alıyorum. Sete şemsiye alıyorum. Orayı kullanıyorum. Yani burayı yıkarlarsa yerine ne dikerler bilmiyorum ama bizim olmayacağımız kesin yani. Başka yerlere gideceğiz herhalde.
Sizce sanatçıların müzisyenlerin ve üreticilerin İMÇ’yi kamusal bir alan gibi kullanması bu mekânın ruhunu nasıl değiştiriyor?
Orada film çektik, genelde şarkıcıların filmleri çekiliyor. Yani şöhrete açılan kapı orası olduğu için… Yarın öbür gün de, ne bileyim onu seyredenler, ben de bir kaset yaptırayım diye oraya gidiyor yani bunu görünce. Ya da kaset plak almaya, single almaya vesaire… Müzikte ne varsa oraya gidiyor yani. Bilinen yer orası.
Sen hangi plakları aldın abi?
Abi ben genelde işte, söyledim, yani daha önce de söyledim. Pink Floyd’un bütün albümleri, onları aldım. Deep Purple alıyordum. Bazen klasik müzik sevdiğim var mesela onlardan alırdım. Cem Karaca’nın alırdım.

Abi çok teşekkür ederim. Benim asla bakarsan sorum kalmadı. Biz genç sinemacılar, fotoğrafçılar ve belgeselciler hâlâ bu bölgenin, aslında bu bölge çok gelişmiş bir bölge, Suriçi bölgesinin değerini biliyoruz. Sizden sonraki nesiliz biz ve çalışmalarımıza devam ediyoruz.
Fotoğraf çekmeye devam edin. Film çekmeye devam edin. Buraları yaşatın buralar kalsın. Buraların böyle kalması için mücadele edin, biz de edeceğiz. Yani ölene kadar bunun mücadelesini vereceğiz.
Gökhan Erten, 1989 yılında İstanbul Fatih’te doğdu. Uzun yıllar belgesel sinema, dizi ve film sektörlerinde set emekçisi olarak çalıştı. Çocukluğunun geçtiği Suriçi sokaklarının hafızasını geleceğe taşımak amacıyla Suriçi Topluluğu’nun bir parçası oldu. Topluluğa belgesel ve video prodüksiyonunun yanı sıra etkinlik fotoğraf ve video çekimleriyle katkı sunmaktadır.
