Ahmet Akar’a
Gecede
Kentin kuzeyindeyim. Az öteden, ormanın bulunduğu vadiden gelen uğultuyu dinliyorum. Başka da dinlenecek bir ses, bir çağrı yok. Şimdi, gecenin içinde, gecenin yasalarıyla çevrilisin. Şehir tüm o kalabalık ve eski sokaklarıyla uzakta. Eski yapılar, yokuşlar, geçitler uzakta. O eski mahalleleri çeviren duvarlar da.
Boğazın sonunda, ıssız kıyılarla ormanın arasında uzanan bir kasaba burası. Karadeniz kıyıları başlıyor az ötede. Akşam vakitlerinde balıkçı teknelerinin seferden döndüğü, kimsesiz sokaklarda yabanıl rüzgarın uğuldadığı mahalleler. Keder veren bir ıssızlık var. Bir sürgün gibi hissediyorum burada yaşamaya başladığımdan beri.
Şehrin uğultusunun duyulmadığı, eski, dolambaçlı sokaklarında kimselerin savrulup durmadığı kendi halinde yerler. Daha büyük bir sürgünün öncesindeyim. Tamamen terk edileceğin bir zamanı beklemek gibi. Varlığını bir gün bu kentten sonsuza kadar savuracak bir sürgün.
Kuzeyde, ormanın kıyısındaki bu mahallede ne görebilirsiniz, işte birkaç ev, ışıkları soluktur, yolunu yitirmiş gibi umutsuzca gelip geçiveren arabalar, havlayarak rüzgarı kovalayan köpekler. Ufak limanda bekleyen birkaç tekne. Denizcilerin gittiği ufak meyhaneler. Böyle bir yerdir yaşadığım bu sesiz sokaklar.

Duvarlarla ve bir iç denizin sularıyla çevrili eski bölgesinde büyüdüm bu yaşlı şehrin. İsmini bir mescitten alan bir mahalleydi. Eğri büğrü sokak boyunca uzanıyordu evler. Üç katlı, yüzleri aşınmış yapılarda yaşıyorduk. Sokağın sonundaki bahçede meyve ağaçları vardı. Yağmur sonrası bahçe çamur içinde kalırdı. Bahçenin öte yanı bir evin bodrumunun göründüğü, o zaman bana uçurum gibi gelen bir derinliğe açılıyordu. Geceleri rüyama giren, düşmemek için duvarlara tutunduğum bir uçurum. Çocukluğun korkuları peşimizi bırakmaz işte. Tüm anılarım gibi korkularım da o sokaklara ait.
Düşler
Çoğu geceler boğaza giren bir tankerin sesine uyanırım, denizden bir esinti gelmektedir ya da orman tarafından savrulan daha karanlık bir uğultu. Çocukluğun bir görüntüsü geliverir hafızadan, gece yürüyen birinin ayak sesleri, o sokakların birinde esrarlı bir mezar, yıkık taş duvarlar anımsanır. O mahallelerin yorgun insanları. Aşınmış, yıpranmış olanın başka türlü güzelliği.

Geceleri hep aynı düşü kuruyorum. Boğaz’a bir gemi girer, bir Karadeniz limanından, belki Odessa’dan, Varna’dan buralara savrulmuştur. Kıyıdan gelip beni aldığını hayal ederim. Balıkçı tekneleri uykudadır. Kentin eski limanına doğru yola çıkarız. Tüm Boğaz semtleri vakurdur gecenin içinde. Eski limanda biter yolculuk. Kederimin ve sevincimin birbirine karıştığı eski sokaklara, surların arasındaki o iç âleme doğru yürürüm.
Sokaklar
Öyle sanıyorum ki ilk gençlikte içime yerleşen tuhaf biri olduğum duygusu, keder anları ve nedensizmiş gibi duran suçluluk duygularının kaynağı, varoluşsal bir kaygı olduğu kadar, birinden diğerine savrulup durduğum bu eski sokaklardı, bu sokakların içime işleyen varlığı. Sokakların birbirine karıştığı köşe başlarında durup ne yöne gitmem gerektiğine karar veremezdim. O zaman bana şüpheyle bakan bir teyze, yeni yetme bir genç ya da bir kara kedi olurdu. Birden o duygu bastırırdı, aradığımın, her ne ise yakında bir yerde olduğunu hissederdim. Az ötedeki sokakta, bir yokuşun sonunda ya da eski mezarlarla çevrili mescitlerin, kimsesiz tekkelerin birinde. Ruhu olan biriydim, ruhu olan bir şeyi arıyordum, ruhu olan bu sokaklarda. Aradığım bu duvarların, yarı yıkık surların çevrelediği eşsiz yerlerdeydi. Esrarlı, eski harflerin anlattığı bir âleme açılmayı dilerdim.

İç içe geçmiş kıvrımlı dar yollar, çıkmaz sokaklar, eski ahşap yapılar, köşe başlarında tozlu yıkık mescitler, çok eski çağlardan kalma bir suyun incecik aktığı taş çeşmeler, gizli bir mezar, ötede bir yatır, pencereden son bakışmış gibi göz gezdiren hüzünlü yaşlılar, camilerin eski yüzleri, mezarlarla çevrili mahalleler, Aksaray’da birahaneleri dolduran kederli sarhoşlar, bomboş gelip geçen son otobüsler, duraklarda bekleyen tek tük adamlar… Hepsi, içinden çıkamadığım duvarlarla çevrili bu âlemin parçasıydı.
Yenikapı’da sefil bir otel, soluk ışıkları hiç de davetkâr olmayan bir pavyon, bulvar boyunca yürüye yürüye keşfettiğim bir keder, sonra tren garının ıssız peronu. Tren yolculuklarına sığınıyordum. Birkaç istasyon da olsa, tren bir süre avuturdu beni. Sonra Samatya’da istasyondan doğruca meydana karışınca bir anlık kendini duyuran kurtulma arzusu. İşte meydanın ışıkları avutacaktır seni, birkaç balıkçının, meyhanelerin ışıkları renklidir. Sokakta çalgıcılar aynı şarkıları her gece olduğu gibi çalıyordur, yorgun bir neşeyle. İçinin ıssızlığı bir an çekilir. Birkaç adım yürürsün. Hayır, hiç bir masaya oturmazsın. Sonra merdivenlerden caddeye çıkar, dedenin yıllar önce sessizce ölüverdiği hastaneye doğru yürür, yanındaki yokuştan amaçsızca tırmanır, dar sokakların içinden geçer, hep içinde o keder ve arzu, surlara, Belgradkapı’ya kadar yürürsün. Bostanlardan karanlıkta yükselen toprak kokusunu duyarsın. Duvarlara dokunursun. Duvarlar, bu eski, yüzlerce yıllık taşlar gerçektir. Surların içine sığınmış şarapçıları, gri bir gölgeden ibaret adamları görürsün, bir kısmı tanıdıktır. Orada o saatte bulunan herkes az çok tanıdık gelir insana. Yolun karşısındaki mezarlığın dinginliğine bakardım bir süre. Binlerce ölü. Hepsi bu sokaklarda dolanıp durmuş. İsimleri, yüzleri birbirine benzer, aynı deniz kıyısında kederlenmiş ve şimdi aynı huzura kavuşmuş eski zaman insanları. Ne kadar zamanım kaldı? Ne kadar daha dolanacağım bu sokaklarda? Kaygı bastırırdı birden. Sonra yeniden şehre dönerdim. Aynı sokaklardan hızla geçer, Cerrahpaşa’ya gider, çocukluğumu geçirdiğim ufacık evi görürdüm. Tüm dünyaya karşı ne kadar savunmasız dururdu ev o zaman. İşçi babaların evidir. Yorgun annelerin. Biraz erken çöken insanların evleri. Mutluyken bile biraz kambur yürüyen insanlar. “Hayır, kederlenme!” derdim kendime, “yürü bu ruhun el verdiği kadar, iç içe geçen sokaklarda.”
Bir berduş görürdüm, insanda yıllarca sürecek bir tükenme arzusu uyandırırdı.”Öylesine, geldiği gibi yaşa!” derdi içimde bir ses, ziyan olmanın da bir hazzı var, harap olmuş bir yüzün güzelliğine hayran oluyordum. Ya da çok yorgun bir hayat kadını olurdu caddede, gözleri tüm cisimleri delip boşlukta bir yerde dinlenen. Duraklarda bir türlü gelmeyen otobüsü bekleyen, sigara içen karaltılar. Sonra birkaç göçmen, ya da gezgin biri, yolunu yitirmiş, ucuz otellerin sakinleri. Bir başka yere, başka hayatlara ait insanlar. Bu binlerce yıllık duvarlarla çevrili esrarlı âlem.
Pertevniyal Lisesi’nin önünden yukarı tırmanır, Fatih’e uzanır, Malta çarşısından Fatih Camii’ne girerdim. Yağmurlu akşamlarda avlunun karanlığında ya birkaç derviş görürdüm, ya da medrese talebelerini. Caminin pencerelerinden bakardım, içeride turuncu lambaların ışığında eğilmiş başlar. Tevekkül, sabır içinde bir bekleyiş. Çarşamba’ya iniyordum oradan. Issız sokaklar aşağıya, Fener’e kadar uzanır. Durgun Haliç suyuna dalmak, orada bir âlem keşfetmek isterdim. Çay ocaklarının buğulu camlarının gerisinde sabırla çay içen, suskun adamlar. Köşe başlarında şüpheyle bakan birkaç genç adam. Hep yorgun, hep endişeli birileri evlerine dönerlerdi. Eğer hava güzelse, pencereleri açık evlerden gelen yemek seslerini, konuşmaları duyardım. Televizyonların ışıkları içinde mutlu bir yüz görmeye çalışırdım. Mutlu bir yüze o kadar ihtiyacım olurdu ki. Ders çalışan bir öğrencinin uslu bakışını yakalardım. (Yıllar sonra, bir takım izleri sürerek yaptığım yolculukların birinde Dostoyevski’nin kentine vardım. Eski binalarla çevrili köhne bir avluya bakan otelimde, ders çalışan bir öğrencinin görüntüsüyle karşılaştım. Avlunun karşı tarafındaki binadaydı. Kasım sonlarıydı, kar fırtınası başlamıştı. Fatih’teki o öğrenci bakışını hatırladım. Ansızın ağlamaya başladım, anlatması zor, derinde bir bağın yittiği, kaybolduğum duygusu gibi bir his.) Sonra yürürdüm Çarşamba’nın caddelerinde. Arka sokaklarda eski bir mescide girmek, ayaklarımı nemli halılara basmak, yere kapanmak arzusu büyürdü içimde o an. Kendi halinde yaşayabilsem, kendi halinde yaşadığımı da unutarak (“Terki de terk” demişti yaşlı bir derviş, oturduğum çay ocaklarının birinde).
Bitmeyen yürüyüşlerim Çarşamba’nın yokuşlarından geriye, Fatih’e savurur beni. Sonra aşağılara, Vatan caddesine inerim. Caddenin kıyısındaki ufak alanda (tutunamayanlar parkı derdim o küçük, üç beş köhne bankın ve yorgun ağaçların olduğu alana) yorgun yüzü ve yorgun ruhuyla direnen sarhoşu görürüm her akşam. Beni görünce “kumandan” derdi, çok eskide kalmış bir savaşın adamı gibi, mağrur ve ödün vermez bir sefalet. Birlikte sigara içerdik. Beni birine benzetiyordu, hiç bozmuyordum oyunu. Eski bir parkası vardı. Sonra sarhoş dostum kendi âlemine dönerdi, ötede bir ağacın altında. Bu parkta yıllarca oturmuştum bir başıma. Geceleri kar yağarken bile sokak lambasının ışığında sigara içer, kitap okur ya da bu sarhoş adama bakardım. Sokak lambasının ışığı insanı daha da yalnızlaştırmaktan başka işe yaramazdı. Sonra Haseki’ye, oradan iç sokaklara yürürdüm. Uzun yürüyüşlerin ezemediği bir kederle dopdolu. İçinden çıkılmaz mahallelerde savruluyordum işte.

Ait olduğum semtleri geride bırakır, Galata Köprüsü’ne doğru uzanırdım. Bir çağrı gibi belirirdi Beyoğlu’nun varlığı. Beyoğlu keşiflerine de tek başıma çıkıyordum, köprüde bir süre soluklanıp. Tuhaf tanışların, rastlantıların ve olduğumdan daha aşağı çeken sarhoşlukların ardından surların arasındaki ülkeme dönünce yeniden başlıyordu yalnızlık. Odamda pencerenin kıyısına oturuyor, günün ilk cılız ışığının sızdığı zamanı bekliyordum. Böylece az sonra bu mahallelerdeki hayat tüm gürültüsüyle yeniden başlar, ben az da olsa huzurlu bir uykuya bırakırdım kendimi. Böyle yaşanıyordu gençlik yıllarının arzuları, surların içindeki hayat, içimdeki âlem, düşsel bir âlemdi kuşkusuz. Sanrılar ve heyecan veren keşifler vardı.
Yolculuklarda
Sonra başka ülkelere, başka şehirlere yolum düştü. Uzun bir kış boyunca bir Ege şehrinde yaşadım. Ömrümde ilk kez İstanbul’un dışında, üstelik ıssız bir mahallede yaşıyordum. Bir fabrikada işe girmiştim. Fabrikadan döndüğüm kederli sonbahar akşamlarında evde duramaz, o küçük Ege şehrinin eski mahallelerine giderdim. Samanpazarı mahallesinde eski ahşap evlere bakardım, ufak lokantalarda karnımı doyurur, gariplerle, isimsiz adamlarla dolu birahanede otururdum. Ya da bazı ılık gecelerde şehrin kıyısındaki tepeye tırmanırdım, orada bir çay bahçesi vardı. Koyu çaydan bardak bardak içer, az ötedeki yaşlılar evinden gelen şarkıları dinlerdim. Egede bir şehirde, bir tepenin yamacına kurulmuş yaşlılar evi. Yorgun seslerin söylediği eski şarkılar. Tepeden şehrin soluk ışıklı görüntüsü. İçime yerleşmiş keder de kendini hatırlatıp dururdu. Niye geldiğimi bilmediğim bu Ege kentinin sonbahar gecelerine kadar beni izlemiş keder. Sonra geri döndüm Suriçi’ne. Sonsuz bir kış mevsiminden sonra. Bir daha ayrılmak istemedim (katı bir gerçeğe dönüşüyordu hayat). Ama yolların insanı oluvermiştim bir şekilde. Başka ülkelerde yaşadım. Gittiğim her şehirde oranın eski mahallelerinde gezindim, bir benzerlik aradım büyüdüğüm Suriçi’nin insanlarıyla, mahalleleriyle. Ya bir nehir kıyısıdır o mahalleler, ya bir vadinin tam ortası. Tren garları Yenikapı’ya benzer. Nehirler Haliç’e. Akdeniz kıyıları Kumkapı’nın ışıltılı kıyılarına.
Kuzey ülkelerine yolum düşmüştü sonra. Stokholm kentinde yaşadığım sene, bitmeyeceğini düşündüğüm uzun ve karanlık kış mevsiminin sonuna geldiğimizde baharın ilk pırıltılarına korkarak bakabildim. Hava ılıyordu, güneş kendini gösteriyordu. Tüm o soluk yüzlü ve melankolik kuzey insanlarının arasına karışmıştım Mayıs günlerinde. Kuzey denizinin buzları çözülmüştü. Bembeyaz ve uzun geceler başlıyordu. Bir gece şehrin eski bölgesindeki (Gamla Stan) tren garında beklerken biri yanaştı, bir berduş. Para istedi. Verdim. Sakalıma baktı, “Nerelisin” dedi, İngilizce. “Çok uzaktan, İstanbul’dan”. O an büyülü bir şey oldu. Berduş hem gülmeye, hem ağlamaya başldı. Türkçe karşılık verdi: “Ben de Türküm, Aksaray’dan, oteller caddesinden.” Bir anlık sessizlik. “Asla dönemeyeceğimi biliyorum artık İstanbul’a.” Olduğundan yaşlı gösteren yüzüne baktım. Acının resmettiği bir yüz. Sonraları çok düşündüm, gerçek miydi, düş müydü, bilemedim.

Surların arasında bir çocuksundur ilk başta, yıllar geçse de oranın insanısındır artık. İstersen git başka ülkelere, başka kıyılara. Başka diller öğren, başka insanların hikayelerini oku. Talihini başka yerde dene. Senin ülkenin insanlarına benzemeyen birine aşık ol. İçinde ağır ağır akan zaman, o eski ve yıkık duvarların arasında uzanıp giden eşsiz sokakların zamanıdır.
* Intra muros: Duvarlar arasında (Latince)
Onur Temur, İstanbul, Suriçi doğumlu. Pertevniyal Lisesi mezunu. Sosyoloji, edebiyat ve mühendislik eğitimi gördü. Başka şehirlerde, başka ülkelerde yaşamayı denedi. İstanbul ve özellikle Suriçi üzerine düşünmeyi, bunlar üzerine yazılmış metinlerin izini sürmeyi seviyor. Öykü, anlatı ve yolculuk metinleri yazıyor.

Muhteşem bir yazı.