Suriçi zengin tarihi, her türlü çeşitliliği içinde barındıran çok katmanlı yapısı ve hiç bitmeyen devinimi ile bellek çalışmaları için kocaman bir çalışma alanı sunuyor. Suriçi Topluluğuna öncülük eden sevgili dostumuz Erdil Onur Kocatürk, bu alanda üretimleri olan bir belgesel yönetmeni/araştırmacı olarak bu kez de kendisine ilham verenlere dikkat kesiliyor. Sözlü tarih ve bellek konularında çalışan çeşitli uzmanlarla yaptığı röportajlarla işin mutfağına dair bilgiler topluyor. Bize de bu röportajları yayınlamak kalıyor.
Serinin ilk konuğu akademisyen Can Bulubay. Kent kültürü ve bellek üzerine akademik çalışmalar yapan Can Bulubay, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlarla da Suriçi’nin Sesleri’ne kulak vermemizi sağlıyor. Önce Erdil Onur Kocatürk’ün bu röportaj serisi ile ilgili düşüncelerine kulak veriyor ardından da şehir gezgini bir akademisyenin sözlü tarihle olan bağını keşfe çıkıyoruz. Keyifli okumalar.

BAĞ KURMAK – ERDİL ONUR KOCATÜRK
Her şey, sokağın sesini dinlemeye ve o sesi kaydetmeye olan merakımla başladı. 2017 yılında “Mahallem Samatya” projesine adım atarken, aslında sadece bir belgesel çekmiyordum. Bir anlatının insanı geçmişine, çocukluğuna ve o çoktan değişmiş, her gün giderek değişen, farklılaşan sokaklara nasıl yeniden bağladığını keşfediyordum. O günlerde farkına vardım ki şehir sadece taştan ve betondan ibaret değil. Her köşesinde ayrı bir hikâye saklayan devasa bir hafıza merkezi.
Bu merak beni zamanla, benzer şeylerle dertlenen ve şehre “sevgiyle bakmanın” iyileştirici gücüne inanan insanlarla buluşturdu. Bugün, kuruluşuna öncülük ettiğim Suriçi Topluluğu ile bu arayışı daha geniş bir kolektifle sürdürüyorum. Ancak bu süreçte fark ettim ki topluluk olarak ürettiğimiz her yeni projede, aslında bizden önce bu yollardan geçmiş, bu alanlarda kalem oynatmış veya vizörden bakmış kişilerin birikimlerine yaslanıyor, ayak izlerini takip ediyoruz.
Okuyacağınız röportaj serisine bu birikimi daha görünür kılmak ve kendi üretimlerimde bana ilham veren isimlerin yaklaşımlarını ve kişisel hikâyelerini merak ettiğim için başlıyorum. Amacım sadece teknik bir bilgi alışverişi değil, hafızanın neden bir mekâna tutunma ihtiyacı duyduğunu, fiziksel yerlerin ruhumuzda neden bu kadar derin izler bıraktığını ve “bağ kurmanın” bugünün dünyasında ne ifade ettiğini anlamak. Bu görüşmelerin, hem Suriçi’ne dair yürüttüğümüz çalışmalara bir zemin oluşturacağına hem de bu alana ilgi duyanlar için bir yol haritası sunacağına inanıyorum. Bu röportaj serisine paralel olarak topluluğumuzdan Elif Şen’in yürütücülüğünü yaptığı Sözlü Tarih Atölyesi programı ile ilgili çalışmalarımız da büyük bir hızla sürüyor. Atölyenin programı ile ilgili ayrıntıları paylaşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.
Şehrin katmanlarını birlikte aralamak ve saklı hikâyeleri bugünün diline tercüme etmek için çıktığımız bu yolculuğa hepinizi davet ediyoruz.

ÖNEMLİ BİR ŞEY YAPMA HİSSİYATI – CAN BULUBAY
Kendinizi tanıtır mısınız? Mekân, hafıza veya sözlü tarih çalışmalarıyla nasıl ve ne zaman tanıştınız? Sizi bu tür çalışmalara çeken şey neydi? İlk motivasyonunuz neydi?
Ben Can Bulubay. İstanbul Üniversitesi’ndeki İktisat ve Sanat Tarihi lisans eğitimlerimi birbirinden ayrı ve uzak tarihlerde birbirinden tamamen ayrı ve kopuk motivasyonlar sonucunda tamamladım. Marmara Üniversitesi’nde Küresel Şehirler ve İstanbul Araştırmaları bölümündeki yüksek lisans eğitimimden sonra aynı üniversitedeki Yerel Yönetimler ve Kent Politikaları doktora programından 2025 yılının Ocak ayında mezun oldum. Kent kültürü, kent belleği, toplumsal bellek, kentsel dönüşüm, kent tarihi, kültürel miras, endüstri mirası, sanat tarihi gibi temalar üzerinde akademi dışındaki araştırmalarımı bağımsız şekilde sürdürmeye devam ediyorum.
Mekân, hafıza ve sözlü tarih çalışmalarıyla tanışmam muhtemelen kitaplar vasıtasıyla olmuştur. Kentlerin tarihine, geçmişine, yaşanmışlıklarına ilgi duyduğum ilk andan itibaren bu eksende yürütülen çalışmalarla muhakkak ki karşılaştım. Kaynaklarda yer almayan, somut kılınmamış, aktarılmamış hikâyelerin ve detayların varlığını fark etmem, bu hazinenin zenginliğinin ve uçsuz bucaksız oluşunun farkına varmam, hafıza veya bellek kavramını daha çok önemsememe sebep olmuştu. Bu temadaki çalışmaları okumak kadar yürütücüsü olmak da kısa ve orta vadeli bir hedef olarak belirmişti bir zaman sonra. Yüksek lisans tezimin konusunu seçerken konunun kendisi kadar araştırmayı nasıl yürüteceğim de önemli bir soru olarak öne çıkmıştı zihnimde. Konumu çalışır ve araştırırken literatürde kendilerine yer bulamamış hikâyeleri tozlu sandıklardan çıkarmayı, onları belirli bir perspektifte bir araya getirip anlatı oluşturmayı amaçlamıştım. Nitekim bunu başarabildim ve “Köprüaltı Kemancı” ismiyle İstanbul’un ve Beyoğlu’nun tarihinde önemli bir yer edinen mekânı küreselleşme ve kültür açısından ele alarak araştırabildim 2018 yılında. Bu araştırmayı doğrudan sözlü tarih ismi ve şablonuyla gerçekleştirmemiş olsam da bu araştırma tekniğinin sınırlarına birçok kere girmiş olmam, beni tekniği daha kapsamlı uygulayabilme konusunda önemli ölçüde eğitmişti. İnsanlarla geçmişleri hakkında konuşmak, bu geçmişin kentin ve toplumun tarihiyle taşıdığı derin bağları ortaya çıkartabilmek bende önemli bir şey yapıyormuş hissiyatı uyandırıyordu. Görüşmelerde elde ettiğim bilgilerin, ortaya çıkmalarını sağladığım anıların niteliği ve öneminden bağımsız, bunda ciddi payımın olması motivasyonumu hayli arttırmıştı. Buna ek olarak görüştüğüm kişiler içerisinde bana karşı gösterdikleri kibar ve yardımsever yaklaşımları nedeniyle çok ayrı bir yere koyacağım iki değerli isim olan Çağlan Tekil ve Tolga Akyıldız’ın görüşmelerden iki sene sonra henüz 50’li yaşlara dahi ulaşamadan maalesef vefat etmeleri, sözlü tarih görüşmelerinin önemini çok daha iyi kavramamı sağlamıştı. Hayat kısa idi zira. Geçmişlerinde birçok insana ve mekâna dokunmuş, kentin tarihinde yer etmiş mekânları yaratma yolunda önemli katkıları olmuş kişilerin anlattıklarını ölümsüz kılabilmiş olmak küçük bir teselli olmuştu ve gelecekte kullanacağım araştırma yöntemleri ve teknikleri konusunda zihnimi berraklaştırmıştı.
Bu alanlarda çalışmak sizde nasıl bir dönüşüm yarattı? Kişisel belleğinizle ilişkiniz nasıl değişti?
Sözlü tarih, derinlemesine bireysel görüşme veya yarı yapılandırılmış mülakat tekniği. Yer yer birbirlerinin sınırlarına giren farklı teknikler. Tüm bunların işlevselliğinin farkına varmam muhakkak ki belli noktalardaki ihmallerimin de farkına varmamı sağladı. Başka insanların ve mekânların tarihine duyduğum merakı kendi ailemin ve akrabalarımın geçmişine neredeyse hiç yöneltmediğimi fark ettim. Kendi tarihime doğru yola çıkmak belleğimin sınırlarını bana gösterdi. Belleğin dinamik, müdahaleye açık, çalıştırıldıkça güçlenen yapısını bilimsel araştırmalar yürütmeye başlamamla birlikte çok daha iyi anladım. İlla sokaklarda sıra dışı hikâyeler peşinde koşmamak gerektiğini, bazen insanın kendi ailesindeki en basit detayların dahi çok önemli olabildiğini, hem köklerini öğrenmede hem de kentin tarihini anlayabilmede kritik önem arz edebildiklerini gördüm. Bu nedenle bu yaşıma dek yapmadığım birçok şeyi son birkaç senede yaptım ve ailemin geçmişinde önem arz eden mekânları ve kişileri ziyaret edip sorular sordum, bilgiler edindim. Unuttuğumu sandığım birçok detay bu çaba sonucunda zihnimde belirginleşti. Bellek kavramının kitaplarda okuduğum yönlerini çok daha iyi özümseme imkânı buldum.

Sizce hafıza neden mekâna tutunur? Fiziksel yerler neden bu kadar önemli hâle geliyor?
Bu, Yedikule’nin geçmişine ve bugününe odaklandığım doktora tezimi yazma sürecimde aklımda yer eden ve cevaplarını yıllar boyunca aradığım bir soruydu. Uzun yıllara yayılan okumalarımda bu soruyu merak edip peşine düşen araştırmacıların ve teorisyenlerin ufkumu açan cümlelerine ve tespitlerine rastlamıştım. Bunlara tam da bu noktada değinmem, tezimden bazı kısımları buraya eklemlemem gerekiyor. Konuya giriş mahiyetinde, Leyla Neyzi’nin, pozitivist sosyal bilimin sorgulanmasıyla birlikte teorik çözümlemelerin mekân ve zaman bağlamından soyutlanarak yapılması gerektiğine olan inancın sarsıldığını, meta anlatılar sorgulanırken bir yandan da bireye özgü mekân ve zamanın öne çıktığından bahsettiğine değinmek gerekiyor. Gaston Bachelard da sorunuzla alakasını kurabileceğim şekilde, mekânın belleğine odaklandığı çalışmasında mekânın, peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkıştırılmış olarak tuttuğunu dile getirmiştir. Jan Assmann ise bu minvalde, kendini grup olarak sağlamlaştırmak isteyen her topluluğun sadece içsel iletişim biçimlerinin sahnesi olarak değil, aynı zamanda kimliklerinin sembolü ve hatıralarının dayanak noktası olarak mekânlar yaratmak ve garanti altına almak istediğini; özetle belleğin mekâna ihtiyaç duyduğunu, mekânsallaştırma eğilimi içinde olduğunu belirtmiştir. Jennifer Groh da bellek sistemlerimize depolanmış olan bilginin büyük bir kısmının doğası gereği mekânsal olduğunu vurgulamıştır. Esra Danacıoğlu, mekânın bellekle ve dolayısıyla insan hayatlarıyla bağlantısına ilişkin olarak her hayatın belli bir mekân ve ilişkiler silsilesi içinde aktığını, hayat öykülerimizin belli evler, sokaklar, semtler, kentler içerisinde kendilerine yollar bularak aktığını ifade etmiştir. Köksal Alver ise mekânı, insanla anlamını kazanan bir kavram olan kültürle ilişkili olarak ele almış, mekânın, kültürün hayata dâhil olduğu mahal olduğunu, onu varlık sahnesine çıkaran zemini teşkil ettiğini dile getirmiştir. Tüm bunlar bize bellek ve mekân ilişkisinin gücünü fazlasıyla anlatıyor. Bunu daha iyi anlayabilmek için kendi geçmişimize bakmamız da gerekebilir. Aklımıza gelen her türlü anımızda o anıya ev sahipliği yapan mekânlar bazen başrolde bazen yan rollerdedir, ama mutlaka bir rolleri bulunur. Bazı zaman o anının da başlıca belirleyicisidir. Henüz katılmadığım ancak hayat gailesi izin verdiğinde bir gün katılmak istediğim Suriçi buluşmalarınızda dahi bu buluşmalara ev sahipliği yapan mekânın tarihi, mimarisi, çokkatmanlılığı muhakkak ki o buluşmalara anlam katıyordur. Dünyanın en sıradan görünümlü mekânı dahi olsa o mekâna anlam katan toplulukları da tanıdığımdan ve şu an var olmayan o dört duvar bir çatı şeklindeki mekânları ne kadar özlediklerini gördüğümden ötürü, mekân ve bellek ilişkisini hayli önemsediğimi belirterek çok fazla uzayabilecek bu bahsi bu soru dâhilinde şimdilik sonlandırıyorum.
Yaptığınız çalışmalar bağlamında “bağ kurmak” sizin için ne ifade ediyor? Kimlerle, nelerle bağ kuruyorsunuz?
Bağ kurmak amatör olarak sosyal medyada veya bilimsel olarak akademinin kıyısında köşesinde yaptığım tüm çalışmalarda büyük yer tutuyor. Bağ kurmak benim karakterimi ve geçmişimi özetleyen bir simge veya yaşamımı zapturapt altına alan bir zehir diyebilirim neredeyse. Bir yapının bütünü, bir pencere parmaklığı, bir yangın duvarı, alakasız yerde biten bir ot, bir grafiti, bir damgalı tuğla ve niceleri. Tüm bunlar zihnime kaydolabiliyor ve onlara tanık olduğum noktadan bir sonraki geçişimde onları hatırlıyor ve görmek isteyebiliyorum. Bir köşe başında bir teyzeyle veya esnafla ettiğim kısacık muhabbeti bir sonraki gidişimde de arayabiliyorum. Kişisel geçmişin, anıların, yaşanmışlıkların bir araştırma bünyesinde teşkil ettiği önemi de gün geçtikçe daya iyi anlıyorum. Sınırları belli, araştırmacıyı objektiflik zarar görecek anlayışıyla sürecin dışında bırakan, onu edilgen bir dil kullanmaya iten paradigmanın sınırlarının dışına çıkılabildiği bir dönemdeyiz. Sosyoloji alanındaki araştırmalarda araştırmacının kişisel geçmişinin, politik görüşlerinin, hassasiyetlerinin, doğduğu yerin ve etkilendiği çevrelerin bir araştırmanın konu seçiminde, yöntem sürecinde ve saha araştırmasında ne kadar önemli olduğuna ilişkin literatür günden güne genişlemekte. Dolayısıyla bilimsel araştırmalarda da bu kişisel bağların, bağ kurma alışkanlığının yeri olduğunu görmek, hâlihazırda amatör olarak ve çoğu zaman spontane kurduğum bağların önemini daha iyi kavramamı ve onlara tutunmamı sağladı. İnsan zaten bilindiği üzere sosyal bir varlık ve sürekli bağ kurmak istiyor. Bunu yalnızca insanlarla ve hayvanlarla değil, hikâyelerini üzerlerinde taşıyan cansız unsurlarla da kurabilmek kesinlikle ufkunu genişletiyor.
Bellek çalışmaları yaparken hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz? Sizi en çok zorlayan ne?
Bellek çalışmaları yapmak, araştırmacının motivasyonunu sıfıra indirebilecek, enerjisini emecek birçok olumsuz detayla dolu maalesef. İnsanların haklı olarak karşısındaki insana güvenmemeleri, anlatacaklarının ne için kullanılacağını kestirememeleri, anlatacaklarının derinliğini ve ağırlığını görüşmeyi yapan o insanın ne ölçüde taşıyıp taşıyamayacağını bilememeleri gibi durumlar nedeniyle ketum davranmalarına sebep olabiliyor. Bu şüphesiz ki geçmişte onlara bir insan olarak değil, yalnızca veri kaynağı olarak bakmış olan kişilerle yaşadıklarından da ileri gelebiliyor. Bir diğer zorluk ise aslında belleklerinde yeri olan birçok detayı uzun yıllar boyunca hiçbir şekilde akıllarına getirecek vesileler yaşamamaları nedeniyle belli oranda unutmuş olmaları. Hatırlıyor oldukları şeyleri araştırma tekniklerinin özellikleri arasında yer alan bazı taktikler yardımıyla gün yüzüne çıkarmak, araştırmacının da becerisiyle alakalı bir durum olarak belirebiliyor. Bu tip zorluklar da bir yandan araştırma süreçlerinin yorucu ama manen tatmin edici taraflarını oluşturuyor. Kentlerimizdeki mekânsal değişimin hoyrat bir hızda ilerlemesi de, katılımcıların hatırlama süreçlerine zarar veren bir faktör olarak öne çıkıyor. Kendi araştırmalarımda birçok kez katılımcılar bir anıyı tarif ederken mekândan bahsetme, onu gösterme ihtiyacı hissettiler. Ancak orayı ben onlara telefonda veya bilgisayarda gösterdiğimde veya o noktalara birlikte gittiğimizde, mevcut görünümün eskisiyle zerre alakası olmadığını fark ettiğimiz anlar yaşadık. Mekânsal değişimin boyutu, bana aktaracakları anılarda eksik noktalar oluşmasına sebebiyet verdi. Referans noktalarındaki değişim, hatırlama ve unutma ile doğrudan alakalı ne yazık ki. Bir diğer çok önemli zorluk ise bellek çalışmaları yaparken insanlarla uzun vakitler geçirmek, dolayısıyla onların hayatlarına katılmak gerekliliği. Doğal olarak bunu onlara maddi zorluk çıkarmayarak yapmak hassasiyetimiz de mevcut. Bu da hâliyle kişinin kendine yüklemek zorunda kaldığı maddi yükler yaratabiliyor. Bir araştırma desteği veya fonuna sahip olmadan kişisel kaynaklarla yürütülen her türlü araştırma, araştırmacıyı günümüzün zorlu şartlarında büyük bir külfet altına sokabiliyor, araştırmayı yürütme motivasyonunu ciddi anlamda düşürebiliyor.

Toplumsal hafızanın diri tutulması neden önemli sizce? Bu çalışmalarda sizce neyi onarıyoruz? Hafıza ve sözlü tarih çalışmalarının bir toplumun geleceği için nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz?
Eski ve köklü olanı sevmek, en farklı insanların dahi ortaklaştığı bir güdü adeta. Semtimizde 50 senedir var olan bir pastane bize güven verir. Annemizin uzun yıllardır gittiği bir terziye güvenle gideriz ve bu güvenin sürmesini isteriz. Yakınımızda uzun yıllardır rutin olarak gerçekleştirilen bir kutlamanın veya anmanın varlığı bizi etkiler. Rutinlerin parçası olmak, kendi rutinlerimizi insanlarla paylaşmak, yaşadığımız yere iz bırakmak, geçmişten kalan izleri sürdürmek isteriz. Semti kent ve ülke ölçeğine yükselttiğimizde de böyledir bu. Yaşadığımız topraklardaki acılara ve zulümlere vakıf olmak, geçmişin isyanlarını bugün de sesimizi yükselterek sürdürmek, toplumsal adaleti tesis etme yolunda çaba göstermek isteriz. Geçmişte yaşanan acılardan ders alınsın ve yarın tekrarları yaşanmasın isteriz. Geçmişte bedeller ödeyerek bize yaşadığımız ve serpildiğimiz toprakları bırakanların emeklerinin farkında olmak, bu emeğe layık olmak için çabalamak isteriz. Toplumsal ayrışmaların bu toplumda açtığı yaraları bilmek, sürekliliklerini kesintiye uğratmak için konuşmak, anlatmak, göstermek isteriz. Yaşadığımız semtin, kentin, ülkenin tarihinde önem teşkil etmiş, bu tarihe damga vurmuş kişi ve topluluklara vakıf olmak, hikâyelerini bilmek, geleceğe aktarmak isteriz. Her şeyin zamanın olağan akış hızını aşacak yüksek bir hızla değiştiği bir iklimde, kimliksizleşen yerlerde yaşamaktansa geçmişin izlerini taşıyan yerlerde oturmak isteriz. Farklı kültürler sürsün isteriz. Farklı kültürlerle tanışmak, onları öğrenmek, birbirimizi değiştirmeden bütünleşmek isteriz. Hikâyeleri somut kılmak, kağıda dökmek, sürdürmek, yok olmamalarını sağlamak isteriz. Sonsuzluğa uzanacak kadar uzun bir dünya yaşamında upuzun bir zincirin halkası olduğunu unutmamamız, geçmişe ve geleceğe tutunmamız, diğer halkalardan kendimizi koparmamamız gerekir. Tüm bunlarla geçmişteki yaraları sarmamız, yenilerinin açılmamasını sağlamamız, birbirimizi farklılıklarımızla kabul etmemiz, sevgi ve saygı çerçevesinde bir yaşamı inşa etmemiz, tüm hasarları onarmamız gerekir. Bunun için de toplumsal belleğin yahut hafızanın diri tutulması, hataların ve yanlışların inkâr edilmemesi, ders çıkarmaktan gocunulmaması gerekir.
Bu alandaki başka kişilere, özellikle genç kuşaklara ne aktarmak istersiniz?
Bu tip araştırmaların üstesinden gelinebilir olduğunu söylemek isterim. Zira yukarıda da söz ettiğim gibi insanın şevkini kıran, motivasyonunu düşüren çok sayıda gelişme yaşanabiliyor araştırma sürecinde. Ancak bunların doğal olduğunu, insanlarla diyaloglarda her an bir sorun çıkabileceğini bilmeleri gerekir. İnsanları belleklerinde yolculuğa çıkarmanın çok zor, etik ve ahlâkî hassasiyetleri göz önünde bulundurmak gereken, duygu yoğunluklu bir süreç olduğunun farkında olunur ve sabırlı davranılırsa ancak başarıya ve değerli verilere ulaşılacağını bilmeliler. Nitekim sözlü tarih literatüründe görüşmelerden “elde edilen” verilerden bahsedilmez. Sözlü tarih görüşmelerini yürüten kişilerin verileri katılımcılarla birlikte oluşturduğu, görüşmecinin de katılımcı kadar önemli bir rolü olduğundan bahsedilir. Sözlü tarihin ve bellek çalışmalarının bir insanı ankete tabi tutup net cevaplar almaktan ibaret olmadığı, çok daha çetrefilli bir süreç olduğunu ve işin sonucunda büyük bir manevi tatmin yaratacağını bilmeliler, o tatmine ulaşmak için çabalamalılar. Naçizane ve öncelikli aktaracaklarım bunlardır.
Şu an üzerinde çalıştığınız veya üzerine düşündüğünüz bir proje var mı? Gelecek için hayaliniz ne?
Gayrimüslim toplulukların ve işçi topluluklarının kentte bıraktıkları somut veya soyut izler üzerinde çeşitli fikirlerim gelişmekte. Bunları ne zaman bir araştırmaya dönüştürecek ve sonuçlandıracak enerjiyi ve kaynağı bulabilirim bilmiyorum. Hayalimse başta geçmişteki araştırmalarım olmak üzere söz konusu potansiyel araştırmalarımı basılı yayınlara dönüştürmek ve geleceğe aktarmak, gelecekteki araştırmacılara cesaret verebilmektir.
