Eylül, Suriçi’ne her zaman biraz hüzün, biraz da geçmişin ağır gölgesiyle iner. Bu ay Balat’ta, Arkhe Alan’ın samimi atmosferinde, Dr. Berken Döner’in moderatörlüğünde araştırmacı-yazar Pakrat Estukyan ile bir araya geldik. Konumuz “Suriçi’nin Çok Kültürlü Mahallelerinden Bugüne” idi. Rotamız ise Samatya’dan Gedikpaşa’ya, Kumkapı’dan Balat’ın taş sokaklarına uzanan o çok katmanlı şehir hafızası.
Konuşmanın bir yerinde Pakrat Bey, Hrant Dink’in Osmanlı millet sistemini anlatırken kullandığı yalın ama çok çarpıcı bir benzetmeyi hatırlattı:
“Hepimiz aynı trendeydik ama farklı vagonlardaydık.”

Bu söz, geçmişi romantize etmeden ya da yaşananları yok saymadan anlamak için çok berrak bir kapı aralıyor. Aynı raylar üzerinde, aynı yöne doğru ilerleyen fakat sınırları, mesafeleri ve iç nizamı belli olan bir yolculuk… Osmanlı’nın millet sistemi dediğimiz o nizam da bir bakıma böyleydi; yan yana duran ama her biri kendi dili, inancı ve hukukuyla nefes alan kompartımanlar.
Samatya’nın balıkçı kahvelerinde, meyhanelerinde, Gedikpaşa’nın tiyatrolarında ya da Kumkapı’nın çan ve ezan sesini birbirine emanet eden dar sokaklarında bu vagonların kapıları hiçbir zaman birbirine tamamen kilitlenmedi. Vagon aralarındaki sahanlıklarda selamlar verildi; ortak sevinçler, bayramlar, yeri geldiğinde ortak yaslar paylaşıldı.
Fakat zaman ilerleyip modern ulus-devlet çağının sert dönemeçlerine girildikçe, o tren hızlandı ve sarsılmaya başladı. Vagonlar birbirine çarptı. Kimisi bu sarsıntıda geride kaldı, kimisinin içi zamanla boşaldı.

Bugün Suriçi mahallelerinde yürürken aradığımız şey salt eski binalar veya nostaljik bir vitrin değil, o ortak yolculuktan sokaklara sinmiş olan sestir. Taş işçiliğiyle dikkat çeken bir konağın cumbalarında, Gedikpaşa’nın sessizleşmiş hanlarında ya da Kumkapı’nın köşelerinde o yolculuğun izleri hala duruyor.
Biz o akşam tarihsel bir anlatıdan ziyade, Pakrat Bey’in kendi belleğinde sakladığı canlı Suriçi’ni dinledik. Mahallelerin tanıdık yüzlerini, esnafını, artık yerinde yeller esen ya da hala direnen o köşe başı mekanlarını konuştuk. Çünkü bir şehri gerçekten var eden şey, taş binalardan çok o sokaklarda birbirinin gözünün içine bakan insanların ortak kültürü ve hatırasıydı.
Bu buluşma, Suriçi’nin geçmişine bakarken bugünün İstanbul’unda komşuluk ahlakını ve bir arada yaşama hafızasını nasıl diri tutabileceğimizi bize bir kez daha hatırlattı.

Fatma Yalçın, araştırmacı ve fotoğrafçı. Görsel tarih, süreli yayınlar üzerine çalışır; kıyıda kalmış imgeler arasından görünmeyeni görmeye çabalar.
