I. Mdina: Bir Kahvehane Mesafesi
Mdina’nın surlarından çıkmış, taşın neredeyse her şeyi örttüğü sokaklarda yürüyorum. Güneş açık gri duvarlara vurmuş, günün sıcağı zemin üzerinde yükseliyor. Önce pastane, ardından camekândaki hamur işleri takılıyor gözüme. Birkaç saniye sonra bakışım içeri doğru kayıyor ve onları fark ediyorum: bıyıklı adamlar. Kahverenginin ağır tonlarına bürünmüş kıyafetler içindeler, kimisinin ceketinin altında eski usul bir yelek, kimisinde boynuna kadar düğmeli bir gömlek var. Masaların etrafına yerleşmiş, hararetli bir sohbete dalmışlar. Bir kısmı birbirine dönük konuşuyor, bir kısmı gözünü televizyondan ayırmadan söze karışıyor. İçeride aynı anda hem dikkat hem rahatlık var; yıllardır aynı yere gelip oturuyormuş hissi veren bir tanışıklık hali.
Malta’nın bana yabancı kalması gereken bir köşesinde, yıllardır tanıdığım bir sahne beklenmedik bir anda karşıma çıkmıştı. Ara sıra sokağı süzen o bakışları, masanın etrafında geçirilen uzun saatleri, hiçbir yere yetişmek zorunda değilmiş gibi ağırdan alan o hali daha önce görmüştüm.
Doksanlı yıllarda, nasıl olduysa, babamın Vatan Caddesi’nde işlettiği kahvehaneye bir gün konuk olmuştum. Sekiz, dokuz yaşlarında bir kız çocuğu için pek alışıldık bir yer sayılmazdı. Üstelik gündüzdü ama içerisi bana gece gibi gelmişti. Sigara dumanı havada asılı duruyor, konuşmalar birbirine karışıp kesintisiz bir uğultuya dönüşüyordu. Bir tarafta bilardo toplarının birbirine çarpan tok sesi, öte yanda okey taşlarının masaya bıraktığı keskin vuruşlar; aralarda kimi zaman şevkle yükselen, kimi zaman itirazla sertleşen erkek sesleri.

Çayın buğusu sigara dumanına karışıyor; metalin, ahşabın, tütünün ve yıllarca elden ele dolaşmaktan kenarları yumuşamış iskambil kâğıtlarının kokusu havada hemhâl oluyordu. Bu ağır, tanıdık koku, mekânın görünmez örtüsü gibiydi. Masaların üzerindeki çimen yeşili örtülerse zamanla tüylenmiş, yumuşamıştı. O yıpranmışlık mekâna beklenmedik bir sıcaklık veriyor; taşların, pulların, kâğıtların, hatta ellerin hareketini bile hafifçe yavaşlatıp masaya kenetliyordu.
Bir masada rekabet kızışıyor, bir diğerinde küçük bir çekişme sürüyor, başka birinde kaybedene sessizce teselli düşüyordu. Masalarda yılların tekrarı vardı: değişmeyen müdavimleri ile aynı oyunlar. İsimlerini biliyorlar, birbirlerinin huylarını tanıyor, kimin hangi noktada hırslanacağını, kimin yenilince susacağını, kimin mızmızlanacağını iyi biliyorlardı.
Kahvehane apaçık biçimde erkeklerin dünyasıydı. Aşinalık, mekânın erkekliğinden daha güçlü bir güven duygusu yaratmış olmalı ki, onca gürültüye, dumana ve benim için yabancı sayılabilecek o dünyaya rağmen huzursuz olduğumu hatırlamıyorum.

Yıllar sonra Malta’da o kahvenin içindeki adamlara bakarken beni durduran şeyin ne olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum: mahallenin görünmez sınırları içinde kurulmuş ortak bir yakınlık. Aynı yere tekrar tekrar gelerek birbirlerinin hayatında küçük ama sabit bir yer edinmiş insanlar. Büyük sözlere ihtiyaç duymadan, gündelik hayatın tekrarları içinde kök salan bağlar.
Kahvehane bu anlamda kendine özgü bir yer. Ev veya iş yeri değil, ama bütünüyle yabancıların alanı da sayılmaz. Meydan kadar açık, şehir kadar anonim olmayan bir buluşma noktası. İçeri girdikçe tanınır, aynı masalara döndükçe hatırlanırsın. Bir süre sonra yalnızca oraya gelen biri olmaktan çıkar, mekânın hafızasına karışmaya başlarsın.
Hannah Arendt, İnsanlık Durumu’nda kamusal hayatı insanların birbirlerinin karşısında görünür hale geldikleri bir alan olarak düşünür. Onun sözünü ettiği görünürlük elbette daha geniş, siyasal bir düşüncenin parçası. Vatan Caddesi ve Mdina’daki kahvelerin önünde ise bu fikrin daha yaşamsal bir karşılığı var. Bir yerde düzenli olarak bulunmak, fark edilmek, yokluğunda eksikliği hissedilmek. Bunların her biri, insanın çevresine varlığını teyit etmesi; “Ben buradayım” deme biçimi olabilir. Arendt’in ortak dünyayı, insanların etrafında toplandığı bir masaya benzetmesi ile düşününce; masa bizi bir araya getirir ama birbirimizin içinde kaybolmamıza izin vermez, aramızda durur, hem bağ kurar hem mesafeyi korur.
Şehirler arasındaki bağ da her zaman mimariden ya da tarihten doğmaz. Bazen aynı masanın etrafına yerleşme biçimi yeter; ince belli bir çay bardağı, kenarı aşınmış bir iskambil kâğıdı, sokağa çevrilmiş birkaç sandalye, birlikte geçirilen uzun saatler. Bunların hepsi ilk bakışta önemsiz görünebilir. Oysa bu küçük tekrarlar zamanla insanları birbirlerinin hayatına bağlar. Aynı yüzü yeniden görmek, bir bakışın anlamını öğrenmek, kimin ne zaman susacağını, kimin hangi söze güleceğini bilmek. Yakınlık çoğu zaman büyük anlardan değil, küçük sürekliliklerden kurulur. Kahvehane de böylece, insanların birbirlerini göre göre tanıdığı ve zaman içinde birbirlerinin rutininde yer edinerek kurdukları ortak bir dünya haline gelir.

Şehirleri bize ait kılan da biraz bunlar galiba; fark etmeden tekrar ettiğimiz, zamanla içimize yerleşen sorgusuz alışkanlıklar.
İnsan yaşadığı şehrin içine işlemiş parçalarını o kadar uzun süre taşır ki sonunda onları taşıdığını unutur. Ta ki hiç beklemediği bir yerde, hiç tanımadığı insanların arasında, o parçanın yeniden karşısına çıktığı ana kadar.
Nilüfer Ağcakışla, Fatihli bir İstanbul tutkunu. Yaratıcılık, öğrenme, koçluk ve ifade alanlarının kesişiminde disiplinler arası çalışan bir profesyonel. Boğaziçi Üniversitesi’nde devam eden Sürdürülebilir Turizm yüksek lisansı kapsamında kültürel miras, kent çalışmaları ve özgünlük üzerine araştırmalar yürütürken; yazılarında şehirlerin farklı hallerini, duygularını ve insanlarda bıraktığı izleri anlamaya çalışıyor. İstanbul’un değişken ve mevsimsel ruhundan beslenerek mekân, zaman ve insan deneyimi arasındaki bağların izini sürüyor.
Okuma notları: Hannah Arendt, The Human Condition (İnsanlık Durumu).
Kapak görseli: Paul Cézanne, Kâğıt Oynayanlar (The Card Players), 1890–92, tuval üzerine yağlıboya. The Metropolitan Museum of Art, New York. Stephen C. Clark Vasiyeti, 1960 (61.101.1). Public Domain.
