Hamamı nasıl düşünmeliyiz: yalnızca geçmişte kalmış bir yapı olarak mı, yoksa bedenlerin ve ritüellerin hâlâ iz bırakmaya devam ettiği canlı bir toplumsal alan olarak mı? Bu yazı serisi, ikinci ihtimali ciddiye almayı deniyor. “Sosyal ten” burada her şeyi açıklayan sihirli bir anahtar değil, bedenin yalnızca biyolojik bir varlık değil, başkalarıyla ve mekânla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazandığını hatırlatan bir kavramsal mercek olarak devreye giriyor. Bu anlamda sosyal ten, beden ile dünya arasında kurulan dolaysız ilişkiyi; birlikte bulunma, eşzamanlılık ve gündelik pratikler içinde şekillenen ortak deneyim alanını işaret eder. Dolayısıyla bu metin, akademik bir kesinlik iddiasından çok, mekân–beden–hafıza ilişkisine yakından bakma denemesi olarak okunmalı. Amaç, bitmiş cevaplar üretmek değil, tanıdık bir mekâna, belki de bugüne kadar bakmadığımız bir dikkatle yeniden bakmayı mümkün kılmak.
Hamamı anlamak için iki kavram özellikle açıklayıcıdır. İlki, Ray Oldenburg’un “üçüncü mekân” olarak adlandırdığı, ev ve iş dışında gündelik karşılaşmaların kurulduğu alanlardır. Diğeri ise Michel Foucault’nun toplumsal normların askıya alındığı, birbiriyle uyumsuz unsurların aynı anda var olabildiği “heterotopya” kavramı. Bu iki düzlemin kesişiminde hamam yer alır. Bir tarafta mahalle hayatının sürekliliği içinde karşılaşmaları mümkün kılan bir üçüncü mekân iken diğer yandan bedenin, mahremiyetin ve toplumsal hiyerarşilerin geçici olarak askıya alındığı bir eşik. “Sosyal ten” ise tam da bu kesişimde, bedenlerin aynı mekân içinde kurduğu doğrudan iletişim biçimlerini görünür kılar.
Yazı dizisinde üç bölüm bulunuyor. İlki kadınlar hamamı içinde kurulan birlikte olma hâli ve geçici eşitlenme deneyimi olarak bir kamusallık biçimi olarak ele alıyor. İkinci bölüm, mimari yapı ve duyusal mekânsallık aracılığıyla bu deneyimin nasıl üretildiğine eğilirken, zaman içindeki dönüşümler ve temsiller üzerinden hamamın geldiği noktayı tartışıyor. Üçüncü bölümde ise emek ve hafıza ele alınırken, natır ve tellakların yüklendiği bilgiyle hamamın devamlılığını, kentsel dönüşümle birlikte bu sürekliliğin nasıl değiştiğini sorguluyor.

I. Zamanın İçinde Bir Mekân Olarak Hamam
Mimari yapılar, zaman selinin önünde kalabilen dayanıklı maddi unsurlar olmanın ötesinde, toplumların kendilerini nasıl kurduklarını ve bedeni nasıl düzenlediklerini kaydeden mekânlardır. Fiziksel varlıklarının yanında yaşamla olan ilişkiyi, yaşama biçimlerini, bedensel pratikleri ve bedenler arası temas üzerinden kurulan “sosyal ten” ilişkilerini taşıyan hafıza depolarıdır. Bu yönüyle hamam hissedilen bir mekânsal deneyim üretir.
Roma döneminin thermae geleneğinden Selçuklu ve Osmanlı kent dokusuna, oradan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan süreklilik içinde hamam, bireysel temizlik işleviyle sınırlı bir yapı olarak, toplumsal normların askıya alındığı, kamusal hayatın yeniden düzenlendiği bir üçüncü mekân ve heterotopya olarak konumlanmıştır. İstanbul’da, Anadolu’da ve Akdeniz havzasının kozmopolit kentlerinde varlığını sürdüren bu yapılar, antik mirasın İslamiyet’in temizlik ritüelleriyle harmanlandığı mimari ve kurumsal bir sürekliliğin somut halkalarıdır. Bu süreklilik, aynı zamanda sosyal tenin tarihsel olarak farklı biçimlerde yeniden kurulma kapasitesine de işaret eder.

Osmanlı kent modelinde “Hamam–Konak–Cami” üçlemesi, yalnızca mekânsal bir birliktelik değil, kamusal düzenin ana iskeletidir. Vakıf sistemiyle işleyen bu kurumlar, bir yandan cami ve imaret gibi hayır yapılarının ekonomik sürekliliğini sağlarken, diğer yandan peştamal aracılığıyla sınıfsal ve etnik “üniformaların” geçici olarak silindiği, eşitlenme ihtimalinin beden üzerinden deneyimlendiği sosyal merkezler üretmiştir. Bu eşitlenme hâli, sosyal tenin en görünür biçimlerinden biridir. Cumhuriyet modernleşmesiyle birlikte hijyenin kamusal bir seremoniden özel konut alanına çekilmesi ve banyonun ev içine girmesi, hamamı modernlik söylemi karşısında “geri” ve “ilkel” olarak etiketlemiş; yapı mahalleli için gündelik bir ihtiyaç olmaktan çıkıp ya stigmatize edilmiş ya da turistik bir dekor olarak yeniden var olmuştur. Bu dönüşüm, yaşayan bir ritüelin yerini “sahnelenen otantiklik” temsiline bırakma tehlikesine yol açmıştır. Dönüşmeden ayakta kalmaya devam edebilenler ise mahallenin öteki evladı olmuş, hamamı kullananlarla kullanmayanlar ayrışmıştır. Metropolde, içine sığmakta zorlandığımız şehirde, kubbenin altındaki bu sıcak boşluk, içine girenlerin de üzerinde çok düşünmediği, hafızanın kendiliğinden tezahür ettiği bir eylem olarak hayatını devam ettiriyor.
Bu yapı içerisinde kadın ve erkek için hamamın oluşturduğu özgül ağırlık farklı olmuştur. Mahalledeki sokakta, kahvede, camide erkek ne kadar ağır gelirse, hamamda da kadın o kadar ağır gelir. Çalışmanın temel analitik odağı, hamamın kadınlar için nasıl bir “kadınlar kahvehanesi” ve konut dışı özerk bir kamusallık alanı ürettiği; bu alanın geçiş ritüelleri ve mermer eşiklerde müzakere edilen özgün bir adâb rejimi aracılığıyla nasıl süreklilik kazandığı sorusudur.

Mahalle Çekirdeğinde Hamam
Bu tarihsel ve kavramsal çerçeve içinde hamam mahalle ölçeğinde daha somut bir karşılık bulur. Osmanlı kentinde hamam, suyla kurulan teknik bir ilişkinin ötesine geçerek mahallenin kalbine eklenmiştir. Bu yapı, mahalle aidiyetini pekiştirirken kamusallığın gündelik hayatta beden üzerinden kurulmasına olanak sağlayan yarı kamusal bir odak noktasıdır. “Hamam–Konak–Cami” üçlemesinde dinsel ve gündelik pratikler aynı mekânsal eşiklerde iç içe geçmiştir. Hamam yaptırmak büyük hayır kabul edilmiştir ve hamam yalnızca bir yıkanma tesisi değil, sosyal tenin gündelik karşılaşmalarla kurulduğu güçlü bir üçüncü mekân olarak hayat bulmuştur.
Hamam, gündelik yaşamın sürekliliği içinde bedenlerin sınıfsal, etnik ve statüsel üniformalardan arındığı; ancak gümüş taslar, ipekli bohçalar ve nalınlar gibi maddi kültür unsurları üzerinden farkların sembolik olarak yeniden üretildiği karmaşık bir sosyal saha olarak işler. Bu alan, mahremiyet ile kamusallık arasındaki sınırların, edep kavrayışının ve kadınların konut dışı özerk bir alanda kurdukları hemcins dayanışmasının sürekli müzakere edildiği bir düzen yaratır. Hamam, bu yönüyle bedensel bir benzerlik içinde, geçici ama yoğun bir eşitlenme deneyimi üretir. Bu deneyim, sosyal tenin hem kurulduğu hem de sınandığı bir eşik olarak düşünülebilir. Eşitlenme deneyimi günümüzde yaşamaya devam ediyor. Bu yazıyı kaleme alırken kendi yaşadığım mahalledeki Küçük Hamam’da yaşadığım bir karşılaşmanın hatırası, eşitlenmenin gerçek hayattaki karşılığı olarak bana eşlik ediyor. 2019 yerel seçimlerinin yapılmasına bir hafta vardı ve toplumsal tansiyon çok yüksekti. Arkadaşımla gittiğim hamamda ise her şey günlük seyrinde devam ediyordu. Hamamın içinde, sokakta olduğu gibi kılık kıyafet üzerinden politik konumlar hakkında fikir yürütmek mümkün olmadığından, sohbet ederken yan kurnada yıkanan bir kadın bizi de aynı siyasi görüşün parçası varsayarak neşeyle bir slogan paylaştı. O an, coşkun ortamda aramızda hiçbir bariyer olmadan, yalnızca insan olarak en yalın duyguyu, filtresiz düşünceyi paylaşabildiğimizi fark ettim. Ancak hamamdan çıkılıp giysiler yeniden giyildiğinde bu askıya alınmışlık hâli sona erdi. Kıyafetlerle birlikte ayrımlar ve ön kabuller geri döndü; bunu, gözlerde beliren kısa ama net şaşkın bakışlardan okumak mümkündü. Bu kısa geçiş, hamamın eşitleyici kamusallığının hem gücünü hem de sınırlarını; sosyal tenin belirli eşiklerde mümkün olabildiğini görünür kılıyordu.
Bu eşitlenmeyi yaşadığımız kaç mekân var?
Elif Şen, merakıyla İstanbul’da yaşamayı ve yolda olmayı sever. Tarih ve mekânla bağ kuran işler üretir; kültürel miras, kent belleği ve kamusal alan odağında yayınlar, sergiler ve projeler aracılığıyla hikâyeleri görünür kılar. Çalışmalarında mahalle ölçeğini, birlikte üretimi ve yerel hafızayı merkezde tutar.
Kaynakça
Akşit, E. E. (2009). Kadınların hamamı ve dönüşümü. A. Alkan (Der.), Cins cins mekân içinde (s. 136-167). Varlık Yayınları.
Akşit, E. E. (2011). The women’s quarters in the historical hammam. Gender, Place & Culture, 18(2), 277-293.
Alkan, A. (2005). Yerel yönetimler ve cinsiyet: Kadınların kentte görünmez varlığı. Dipnot Yayınları.
Arık, H. (2009). Kahvehanede erkek olmak: Kamusal alanda erkek egemenliğin antropolojisi. A. Alkan (Der.), Cins cins mekân içinde (s. 168-201). Varlık Yayınları.
Beasley, C., & Bacchi, C. (2007). Envisaging a new politics for an ethical future: Beyond trust, care and generosity towards an ethic of ‘social flesh’. Feminist Theory, 8, 279-298.
Heyik, M. A. (2019). Bir kültürel varlık olarak hamamlar ve İstanbul hamamları üzerine haritalama çalışması (Yüksek Lisans Tezi). Yıldız Teknik Üniversitesi.
Pasin, B. (2014). A critical reading of the Ottoman-Turkish hamam as a queered space (Doktora tezi). Orta Doğu Teknik Üniversitesi.
Sami, K. (2017). Halk kültürü bağlamında hamam(lar)ın toplumsal ve mekânsal dönüşümleri, Diyarbakır Tarihi “Suriçi” örneği. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 16(64), 1531-1546.
Yegül, F. K. (2012). Anadolu hamam kültürü: Bin ışık huzmesi, bin ılık parmak. N. Ergin (Der.), Anadolu medeniyetlerinde hamam kültürü: Mimari, tarih ve imgelem içinde (s. 16-66). Koç Üniversitesi Yayınları.
Yıldız, K. (2021). Kendilik olayının bedensel olasılığı: Mekansal süreç (Yüksek Lisans Tezi). Yıldız Teknik Üniversitesi.
