Geçtiğimiz ay Suriçi’nde iki güzel etkinlik vardı. Bir tanesi İstanbul Kent Arkeolojisi Bağlamında Haydarpaşa Kazıları hakkında bir sunumdu. Arkeolog Mehmet Ali Polat kazıların çıktıları ve şehrin tarihi ile ilgili yeni birçok şey anlattı katılımcılara. Sunumun yapıldığı yer de en az sunum kadar yeniydi benim için. Şehrimizde bir Diş Sağlığı Müzesi olduğunu bilmiyordum. Müzede, diş sağlığı ve teknolojilerinin tarihsel gelişimi ile ilgili birçok araç ve doküman var. Merak edenler bu bağlantıdan iletişim bilgilerine erişebilirler.
Diğer etkinlik ise topluluğumuz tarafından organize edilen Mekan, Mekan Kaybı ve Bellek konulu söyleşiydi. Konuğumuz Atakan Üçgül şehirdeki dönüşüme tarihsel bir perspektiften bakmamızı sağlayacak bir sunum yaptı. Artık olmayan ama hatırlanan mekânların izini sürdük. Şehrin katman katman kurulan yapısından bahsettik. Geçmiş ile günümüz arasındaki farkında olmadığımız güçlü bağlar üzerine konuştuk.


Atakan Üçgül konuşmasına bizim unuttuğumuz şehrin de kaybetmeye başladığı bir özelliğinden, iyileştiriciliğinden bahsederek başladı. Kendini sağaltmanın yolunu şehirden kaçmak olarak gören günümüz şehirlileri için ilginç bir başlangıçtı bu. İstanbul’da bunu adıyla hatırlatan bir yer olması talihimiz mi yok makûs talihimiz mi bilemiyorum ama şehirler hâlâ kendine yer arayanlara, saklananlara, yeni fırsatlar peşinde koşanlara kollarını açmaya devam ediyor. Ancak şehir daha sert, daha zor ve daha insafsız bir yer artık. Burada yaşamayı seçenler için Medarı Maişet Motoru’nun1 dişleri çok daha keskin ve yırtıcı. Büyük bir hırsla çalışmaya, yeni eski demeden yıkıp yeniden yapmaya ve büyümeye devam ediyor. Eskisinden daha hızlı ve daha iştahlı üstelik. Peki, şehrin altını üstüne getiren bu makine bir yandan aklımızı başımıza getiriyor ve bize bir şeyler söylüyor olabilir mi?


Haydarpaşa Garı ve çevresi de bu iştahlı canavarın dişlerine takılan yerlerden birisi oldu son zamanlarda. Osmanlı döneminde İzmit demiryolunun yapımına kadar çayırlık olan bölge, uzun yıllardır sahip olduğu ulaşım aksı olma özelliğine bir kazma darbesiyle yepyeni bir nitelik ekledi. Mehmet Ali Polat zeminin sadece 5 metre altında, M.Ö. 5. yüzyıldan başlayan ve katman katman yükselen bir şehir dokusu bulunduğunu anlattı bize. Bölgede yerleşim olma olasılığı birçok kaynakta zaten geçiyordu. Konunun uzmanları için şok edici değildi elbet ama bizim gibi meraklılar için son derece ilgi çekiciydi anlattıkları. Sunumda bölgede oldukça geniş bir alana yayılmış birçok yapı ve buluntu olduğunu öğrendik. Artık şehirde yepyeni bir arkeolojik alanımız olmuştu.

Bu alandaki önemli buluntulardan bir tanesi de ilk Haydarpaşa İstasyonu’nun temeliydi. 150 yıllık tarihiyle diğer buluntulara göre oldukça yeni. Hepimizin bildiği Haydarpaşa Gar binası, eskisinin kapasite yetersizliği yüzünden 35 sene sonra yapılıyor. Garın temel planı ve iskelesi kazılarda net bir şekilde gün yüzüne çıkmış. Bu yapıyla ilgili Mehmet Ali Bey’in anlattığı hikâye son derece ilginçti benim için. İlk gar binasının yapıldığı yer “0”(sıfır) noktası olarak kabul ediliyor ve demiryollarındaki mesafe ölçümleri buna göre yapılıyor. Ancak yeni gar binası eskisinin 400 metre gerisine inşa edilince bütün mesafe ölçümlerinin değişmesi gerekiyor. Buna bulunan pratik çözüm yeni Haydarpaşa İstasyonu’nun eksi (-) 400 noktası olarak kabul edilip hesaplamaların buna göre yapılmaya başlanması oluyor.


Bu akıllıca ve kolay çözüm önceden beri kullanılıyordu muhtemelen. O zaman neden beni bu kadar düşündürdü? Bu soruya bulabildiğim cevap her şeyi baştan sona değiştirmeye çalışmayan, yıkıp dökmeyen bir çözüm pratiğine gıpta etmem sanırım. Koca bir sistemi tekrar organize edebilen naiflik. İçinde yaşadığımız dünyada karar vericilerden böyle naiflikler beklemenin fazlasıyla safiyane bir tavır olduğunu kabul ediyorum fakat yine de bunu talep etmenin ve bunda ısrar etmenin bize kucak açan şehre tutunabilmenin bir yolu olduğunu sanıyorum.

“Şehir, oturanlarıyla konuşur, biz yalnızca oturarak, ona bakarak, onu boydan boya geçerek içinde yaşadığımız şehri konuşuruz” diyor Barthes. Haydarpaşa kazılarında ortaya çıkanlar da bize bir şeyler anlatıyor. Bunlara kulak vermemizi sağlayan ortamların sayısı her geçen gün artıyor. Orijinal bir müzede ya da yıkık bir kilisede konuşmaya devam ediyoruz. Bu mutluluk verici çünkü “içinde yaşadığımız şehri, gerekirse kişisel katkılarla, çözmeye çalışırken kalabalık olmalıyız”2, belki bu sayede eksi 400 çözümler aramaya ve bulmaya devam edebiliriz.
1 Medarı Maişet Motoru: Sait Faik Abasıyanık’ın romanı. Geçim sağlayan motor anlamına gelmektedir.
2 Hangi ön hazırlıklarla şehrin göstergeleri oluşabilir? – Roland Barthes ( https://2yaka.org/gostergebilim-ve-modern-sehir/ )
( Kapak fotoğrafı: Gürbüz Ergin / https://www.magmadergisi.com/anadolu-arkeolojisi/haydarpasa-raylarin-altindaki-tarih )
Tanser Özkaya, İstanbul’da yaşıyor; şehri gezmeyi, gözlemlemeyi ve anlamaya çalışmayı seviyor. Çocukluk yıllarından itibaren kentin farklı katmanları arasında yaptığı yolculuklar, zamanla gündelik hayatın izini süren bilinçli bir keşfe dönüştü. Eğitim ve çalışma hayatı boyunca şehrin görünmeyen yüzleriyle temas kurma fırsatı buldu. Şehir Ki Ne Şehir isimli söyleşi serisinin yürütücülüğünü yaptı. İstanbul’un değişen dokusunu, hafızasını ve gündelik ritmini anlamaya ve paylaşmaya devam ediyor.
