Yıl içinde Ramazan ayı, yaz kış demeden şehrin rengini, kokusunu ve ışığını değiştirir. Gündelik hayat ve şehir olağanüstü bir zamana girer. Eskiden bu değişim top atışlarıyla duyurulur, mahalle bekçileri söyledikleri manilerle gecenin sessizliğini aralayarak şehri sahura taşırdı. İftar sonrası sokaklar dolar, fenerli gezintiler uzar, direkler arasındaki eğlencelerle toplumsal hayat neredeyse sabaha kadar sürerdi. Ramazan, şehrin ritmini değiştirir; zaman başka türlü akardı.
Osmanlı şehir mimarisindeki mahallede ev ile cami sırt sırta olsa da evler faniydi. Varlıklarıyla yoklukları arasında yalnızca bir deprem ya da bir yangın vardı. Oysa yanı başlarındaki taş mabetler zamana kafa tutar ve aynı zamanda Ramazanın da konutlardan sonraki ev sahibiydi. Ramazan geldiğinde bu taş yapılar sadece ibadetin değil, şehrin de merkezine dönüşür. Gündüz mukabele, akşam teravih, şehir caminin içinde toplanırdı. Selâtin camilerin minareleri diğer camilerden ayrıcalıklı olarak şehre ışık olan mahyaları da taşırdı.


Mahyanın Doğuşu ve Teknik Yapısı
Farsça “mâh”kelimesinden ve türeyen “aya mahsus” demek olan mahya, camilerin minareleri arasına kurulan ışıklı yazı veya resim panosunu ifade eder. Ramazan ayı ve bazı özel günlerle sınırlı olan mahya, cami yapısının aksine her gün yeni bir sürprizle ışıklarını yakardı. Akşam namazından sonra mahyanın kandilleri yavaş yavaş yerlerine çekilirken, ortaya ne tür bir resim veya yazı çıkacağına dair halk arasında heyecanlı tahminler ve atışmalar yapılırdı, toplumda “çocuksu bir coşku” uyandırırdı.
Rivayete göre 17. yüzyıl başlarında, Sultan I. Ahmed döneminde, hattat Hafız Ahmed Kefevî’nin padişaha sunduğu nakışlı bir levha ışıklandırılarak minareler arasına asılmış ve ilk mahya böylece kurulmuştur. Lale Devri’nde gelenek yaygınlaşmış; selâtin camileri Ramazan gecelerinde birer yıldız demetine dönüşmüştür. Suriçi siluetinde Ayasofya, Süleymaniye, Fatih ve Sultanahmet artık sadece mimari kütleler değil, yazı taşıyan yapılar hâline gelmiştir.
İlk mahyalar yağ kandilleriyle yapılırdı. Kenevir halatlar gerilir, cam fanusların içine zeytinyağı konur, her akşam kandiller tek tek yakılırdı. Önce kareli kâğıtta plan yapılır, iplerin boyu hesaplanır, kandiller “vara-gele” denilen makara sistemiyle yerlerine çekilirdi. Rüzgârı, ağırlığı ve ipin gerilimini hesaba katmadan bir yazı kurmak mümkün değildi. Küçük bir hata bütün görüntüyü bozardı. Mahya bu nedenle hem sanat hem mühendislik işiydi.
İlk ortaya çıktığında Ramazan’ın 15 günü genellikle karşılama yazıları asılırdı. İlk gece “Merhaba”, “Hoş Geldin” veya “Ya Şehr-i Ramazan” gibi ifadelerle minareler süslenirdi. Ramazan’ın 15’inden sonra mahyalar resim ve hareketli tasvirlerle donatılırdı. En çok kullanılan motifler çiçekler (gül, lale, nergis, karanfil, sümbül), camiler, fıskiyeler, kaleler, köprüler, kuşlar, ayyıldız ve denizcilikle ilgili kayık, vapur, yelkenli gibi figürlerdi. Ramazan’ın son günlerinde ise “Elveda” veya “el-firak” gibi hüzünlü veda yazıları yazılır; bazen de son gecelere doğru “top resmi” çizilirdi.
Bu teknik zahmetin arkasında her zaman daha esaslı bir soru vardı: Bu ışıkla ne söylenecek? Başlangıçta minareler arasına gerilen kandiller estetik bir zarafet, şehre geceleri kazandırılan görsel bir incelikti. Zamanla mahya yalnızca bir süs olmaktan çıktı; doğrudan mesajın taşıyıcısına dönüştü. Işık artık sadece parlamıyor, konuşuyordu. Her gün değişen mahyanın söylemi de yıllar içinde değişime uğramış zamanın getirdiklerinden nasibini almıştır.
Osmanlı’da Siyasi ve Toplumsal Mesaj
Osmanlı döneminde bunun erken ve sembolik örneklerinden biri, Ramazan’ın 15. gecesinde padişah Eyüp’ten Topkapı Sarayı’na geçerken minarelere “Padişahım çok yaşa” yazılmasının adet hâline gelmesidir. Bu ifade, kutsal zaman ile siyasetin kesiştiği bir anı görünür kılıyordu. II. Abdülhamid döneminde bu geleneksel formülün yerini Bayezid Camii’nde kurulan “Dünya fani” mahyası aldığında ise ışığın anlamı değişti. “Dünya fani” ifadesi, dönemin hassas siyasi atmosferinde yalnızca tasavvufi bir hatırlatma olarak değil; iktidarın geçiciliğine dair bir ima, hatta tahttan indirilen abisi V. Murad’a dolaylı bir gönderme olarak algılandı. Bu yorum ihtimali dahi yeterli oldu; mahya dönemin güvenlik güçleri tarafından tehdit veya saygısızlık sayıldı, Zaptiye Nazırı Şefik Paşa müdahale ederek mahyacıları tutuklattı ve sorguya çekti. Bu hadise, mahyanın dini bir süsleme olmanın ötesinde toplum ile devlet arasında hassas bir siyasi iletişim kanalı olarak görüldüğünü ortaya koyar. Işık burada hem dua hem imadır.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında bu iletişim hattı daha da belirginleşti. “Hilâl-i Ahmer’i unutma”, “Muhacirlere yardım”, “Yaşasın İstiklâliyet” gibi ifadeler minareler arasında belirdiğinde mahya açık biçimde toplumsal seferberliğin parçasıydı. Mütareke ve Milli Mücadele yıllarında kutsal zaman ile kamusal mobilizasyon arasındaki bağ daha da yoğunlaştı. Sultanahmet Camii’nde “Aman yâ Hazret-i Fahr-i Âlem”, Edirne Selimiye Camii’nde “Men sabare zafere” (Sabreden zafere ulaşır), farklı camilerde “Yaşasın İstiklâliyet” ve “Yaşasın Mîsâk-ı Millî” ifadeleri zamanın ruhuna ayna tutuyordu. Ramazan gecesi sadece ibadetin değil, direniş iradesinin de zemini oldu. Mahya, devlet ile toplum arasında görünür bir iletişim hattına dönüşmüş; kutsal zaman siyasal çağrının meşruiyet alanı hâline gelmiştir.
Cumhuriyet ve Zihniyet Dönüşümü
Cumhuriyet’le birlikte hem teknik hem zihinsel bir eşik aşıldı. Kandiller yerini ampullere, ardından LED sistemlere bıraktı. İlk elektrikli denemelerde ışığın fazlalığı harfleri birbirine karıştırsa da zamanla sistemler hafifledi, yazıyı değiştirmek kolaylaştı. Artık minareye çıkmaya gerek kalmadan bir el terminaliyle yüzlerce vecize arasından seçim yapılabiliyor. Bu dönüşüm yalnızca teknik bir kolaylık değil, mesajın dolaşım hızını ve denetimini değiştiren bir gelişmeydi. Yazı daha hızlı kuruluyor, daha hızlı değiştiriliyor ve daha merkezi biçimde belirleniyordu. Işığın mekânı sabit kalırken içeriğin kontrolü giderek merkezileşiyordu.



Harf İnkılâbı sonrasında Latin harflerine geçişle birlikte mahya metinleri yalnızca alfabe değişmedi; zihniyet düzleminde de dönüşüm yaşadı. 1930’larda “Allahuekber” (Türkçe ezan dönemi), “Yerli malı al”, “Para biriktir” – Sultanahmet Camii, “Durmayalım düşeriz” (1934 – 10. Yıl Sloganı), “Yaşasın Cumhuriyet”, “Hâkimiyet Milletindir” gibi ifadeler minareler arasında yer aldı. Kutsal mekân, ulusal ideolojinin ve ekonomik seferberlik çağrılarının da sahnesi hâline gelmişti. 1950’ler ve sonrasında “İlim Hayattır”, “Bismillâh”, “Fatih Nur İçinde Yat”, “İçki Kötüdür”, “İçki Aile Düşmanıdır”, “Faiz malı eritir” gibi mesajlar görüldü. 1970’lerde “Boğaziçi Köprüsü Tasviri” ve “Fethin Kutlu Olsun” – Sultanahmet Camii örneklerinde olduğu gibi tarihsel hafıza ve modernleşme sembolleri birlikte anıldı.
Dijitalleşme ve Yıl Boyunca Kullanım
Yakın dönemde dijital mahyaların yaygınlaşmasıyla metinler aktüel olaylara göre hızla güncellenmeye başladı. 5 Ekim 2009’da İstanbul’un kurtuluş yıldönümünde “Ordumuza şükran borçluyuz” – Sultanahmet Camii, “Ne mutlu Türküm diyene” – Süleymaniye Camii, “Önce vatan” – Eyüp Sultan Camii, “Kurtuluşun kutlu olsun” – Üsküdar Yeni Valide Camii mahyaları kuruldu. Ergenekon davaları ve Kürt açılımı tartışmalarının sürdüğü bir ortamda bu ifadeler yeni tartışmaları tetikledi; ardından mahya kurulu ve işleyiş esasları yeniden düzenlendi. Pandemi döneminde (2020–2021) “Şifa senden yâ Şâfi”, “Evde kal Türkiye”, “Önce tedbir sonra tevekkül” ifadeleri kullanıldı. 2022–2023’te “La ilahe illallah” – Ayasofya-i Kebir Camii, “Muhammedün Resulullah” – Sultanahmet Camii ve “Yetimi koru ve gözet” mahyaları görüldü.
Mahya kelimesi “aya mahsus” anlamına gelse ve halk zihninde Ramazan ile özdeşleşmiş olsa da tarihsel süreç bununla sınırlı değildir. Osmanlı’dan itibaren Mevlid, Regaib ve Berat gibi kandil gecelerinde, III. Murad’ın emriyle minarelerin kandillerle donatılması resmiyet kazanmıştır. Padişahların cülus yıl dönümlerinde, Avrupa seyahatlerinden dönüşlerinde veya İran Şahı, Mısır Hidivi gibi yabancı devlet adamlarının ziyaretlerinde “Hoş geldin” mahyaları kurulmuş; Atatürk’ün şehre gelişi de bu yöntemle selamlanmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 6 Ekim İstanbul’un Kurtuluşu ve İstanbul’un Fethi’nin yıl dönümleri, özellikle 1953’teki 500. yıl gibi tarihlerde mahya kurulması gelenek hâline gelmiş; yakın dönemde 15 Temmuz gibi anma günlerinde de bu uygulama sürmüştür.


Sonuç
Bu tarihsel seyir, mahyanın caminin taşına değil zamana ait olduğunu gösterir. Kutsal zaman, dinî mekân ve kamusal mesaj burada kesişir. Yazıyı kim belirliyorsa o dönemin sesi minareler arasında görünür olur. Saray onayıyla başlayan süreç bugün kurumsal listelerle devam eder; teknik kolaylık arttıkça merkezîleşme de artar. Bununla birlikte mahya her dönemde bir temsil alanı olarak kalmaya devam edecek gibi duruyor.
Kaynakça:
İsmail Kara, Müslüman İstanbul’a Mahsus Bir Gelenek: Mahya
TDV İslam Ansiklopedisi Mahya Maddesi
Diyanet İşler Başkanlığı Mahya Metinleri
Elif Şen, merakıyla İstanbul’da yaşamayı ve yolda olmayı sever. Tarih ve mekânla bağ kuran işler üretir; kültürel miras, kent belleği ve kamusal alan odağında yayınlar, sergiler ve projeler aracılığıyla hikâyeleri görünür kılar. Çalışmalarında mahalle ölçeğini, birlikte üretimi ve yerel hafızayı merkezde tutar.

Görsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA lisansı, https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Sultan_Ahmed_Mosque_mahya3.jpg
