Kaleydoskop: Bakışın Desenleri
Kaleydoskop, diğer adıyla çiçek dürbünü ile ilk defa, ufacık bir çocukken, bir akraba ziyareti esnasında tanıştım. Henüz okuma yazma bile bilmezken, oyuncak sayılamayacak kadar ileri seviye bir teknolojik alet gibi görüp, hayranlıkla bir sağa bir sola çevirdiğimi hatırlıyorum. Seyretmek için yapılmış, ama nasıl çalıştığını çözmeye henüz hazır olmadığım gizemli bir mekanizma vardı karşımda. Belki bu yüzden, ailemden bana da almalarını istemek aklımahiç düşmemişti ve çocukluk yıllarımı bu oyuncaklar üstü nesneden yoksun geçirdim. Şimdiyse, temas ettiğim, yakınımda bulunan çocuklara, aynı şeye her seferinde başka yerden bakmayı pratik etsinler diye verdiğim sembolik bir hediye. Zamanın çarkı çevrildikçe, yaşamın kendi hediyelerini usulca dönüştürmesine minnettarım.
Etimolojik bir yerden bakınca, güzel olan (kalos), biçim alıp (eidos), bakış (scopos) ile aynı yerde buluştuğunda, kaleydoskop sadece bir alet olmaktan çıkıyor, bir bakma hali oluyor. Her çevrildiğinde desen değişiyor, görüş açısı kaydığı anda yeni bir bütün ortaya çıkıyor. Suriçi de böyle. Sabit bir yer değil, her seferinde yeniden kurulan, bakan gözle değişen bir mekân.
Aynı sokaklardan geçerken yol boyu bozuk kaldırımlar, yer yer çökmüş taşlar, tamir bekleyen duvarlar, simetrisi hiç tutmayan köşeler arasında ilerliyorum. Her seferinde gördüğüm ayrı,hissettiğim başka. Kaleydoskopun içindeki renkli cam parçaları gibi tek başlarına sıradan, birlikteyken anlamlı duran, rastlantısal ama düzenli, her adımda başka bir kompozisyon sunan biricik parçalara tanıklık ediyorum. Deseni asıl dönüştürense ışık. Sabahın erken saatlerinde gölgeler başka konuşur, öğleden sonra başka. Bir gün iç ferahlığıyla geçilen yolda, başka bir gün omuzlara ağırlık çöker. Mekân değişmese bile zamana göre anlamı akışkandır.
Galata Kulesi’nden baktığımda, tarihi yarımada bir manzara olmaktan çok, yer değiştiren bir yapboz gibi duruyor. Teleskobun yuvarlak çerçevesi içinde kubbeler birbirine yaklaşıyor, avlular ve ağaçlar aynı anda hem ayrılıyor hem birleşiyor. Görme noktası hafifçe kaydığında şehir de kayıyor. Topkapı Sarayı, surlar, camiler, Haliç. Hepsi aynı anda hem bütün hem parça. Aynı yerde duruyorlar ama her bakışta başka bir düzene giriyorlar sanki. Yakınlaşan mercekle birlikte görüntü dağılmaya başlıyor.


Zeyrek Camii’ne girdikten sonra sağ tarafta kalan halıyı kaldırdığımda, cam vitrinin ardında çerçevelenmiş geçmiş bir zamana bakıyorum. Solgun ve yıpranmış, Bizans’tan kalma freskler camın yüzeyine yansıyan kubbe ile birleşiyor. Katmanlar birbirini silmeden üst üste geliyor. Cam ikisini de tutuyor ama hiçbirini tam olarak sahiplenmiş değil. Adeta kendi içinde dönen bu mekânla benim de başım dönüyor.


Yerebatan’da bu kez cam değil, su devreye giriyor. Önceki çağlardan devşirme sütunlar yukarı doğru uzanırken, yansımaları aşağıda ikinci bir seyir alanı kuruyor. Ne tam yerin altındayım, ne de üstünde. Adımlarımın sesi yankıyla birlikte çoğalıyor. Suyun hemen üzerine soğuk metalle iliştirilmiş yürüyüş platformunun sonunda, ters duran Medusa başı var. Dünyaya alışıldık yönünden bakmıyor. Tam olarak kestiremediğimiz bir niyetle ters çevrilmiş; sınırların dışına taşan, anlamı yerinden oynatan bir duruşla sakince etrafı süzüyor. Bakışlarıderinleştikçe mekân genişliyor, çoğalıyor, yönünü kaybediyor. Belki Medusa da Kaleydosko gibi dünyaya bakmak istiyordur: aynı parçaları yerinde bırakıp, perspektifi tersine çevirerek.


Murathan Mungan Hamamname’de suyun görme hâlini şöyle tarif eder: “Suyun yüzeyi sır tutarak gösterir üzerine yansıyan suretleri. ” Ve ardından ekler: “Suyun akışını görenler suyun gördüklerini, görüp de bildiklerini bilmezler.”
Suriçi’ndeki hamamlarda görüş alanı oldukça dar. Kubbenin üzerine ustaca yerleştirilmiş fil gözleri sayesinde ışık tek bir yerden değil, ilmek ilmek süzülerek içeri giriyor. Mermerin üzerine düşen her hüzme, buharın içinde hafifçe dağılarak taşın sertliği ile bütünleşiyor. Fil gözlerinden mermer zemine yol alırken iyice başkalaşan hamam ışığının altında duvarlar, yüzler, bedenler, insan halleri eşit. Netlik az, sınırlar silik. Orada insan görerek değil, duyumsayarak buluyor yolunu.


Perspektiflerin bu iç içe geçmişliğinde, mekânın sınırlarından sıyrılıp sokağa yeniden karışınca, bakış da hafifçe yerinden oynar. Görme, artık doğrudan olanla değil, çağrışımlarla, izlerle, üst üste binmiş anlamlarla ilerler. Italo Calvino, Görünmez Kentler’de bu dolaylı ilişkiye dikkat çeker: “Göz, şeyleri görmez, başka şeylerin anlamını yüklenmiş şeylere ait şekilleri görür.”
İşte Suriçi de kaleydoskop gibi kendini çevire çevire açar, şekillere bürünür. Önce uzaktan bir bütün olarak belirir, yaklaştıkça parçalarına ayrılır; yansıyan camda, yankılanan suda, süzülen ışıkta kendine bir yer bulur. Perspektif her seferinde yeniden hizalanır ve aynı parçalar bu kez bambaşka bir kurguyla çıkar karşımıza.
Her geçişte baktığımız yeri yeniden inşa eden, ışığı ve gölgesiyle bizi kendi desenlerine davet eden Suriçi’ne, muhabbetle.
Nilüfer Ağcakışla, Fatihli bir İstanbul tutkunu. Yaratıcılık, öğrenme, koçluk ve ifade alanlarının kesişiminde disiplinler arası çalışan bir profesyonel. Boğaziçi Üniversitesi’nde devam eden Sürdürülebilir Turizm yüksek lisansı kapsamında kültürel miras, kent çalışmaları ve özgünlük üzerine araştırmalar yürütürken, İstanbul’un günlük yaşantısı ve mevsimsel ruhundan ilham alarak, mekan, zaman ve insan deneyiminin iç içe geçtiği ilişkileri keşfetme yoluna devam ediyor.
