


“Burası Benim Koca Bir Tasarımım”
Mehmet Sönmez ile Suriçi, Nesneler ve Dönüşüm Üzerine
Mehmet Sönmez
Mehmet Sönmez, İstanbul Balat’ta üretim yapan bir tasarımcı ve dönüşüm ustasıdır. Atık nesneleri estetik ve işlevsel tasarımlara dönüştüren Sönmez, çalışmalarını hafıza, mekân ve insan ilişkisi üzerinden kurar. Atölyesini yalnızca bir üretim alanı değil, nesnelerin ve insanların dönüştüğü bir açık okul olarak görür.
Söyleşi: Gökhan Erten
Balat’ta bir atölye… İçeride sadece ahşap, metal ya da atık malzemeler yok; hikâyeler, izler, sessiz tanıklar var. Mehmet Sönmez’in atölyesi bir üretim alanından çok daha fazlası: bir hafıza mekânı, bir okul, bir dönüşüm alanı. Nesnelerin ve insanların birlikte değiştiği bu atölyede, Suriçi’nin ruhuna dair uzun bir sohbet gerçekleştirdik.
Atölyenizdeki nesneler arasında size hiç direnen, dönüşmek istemeyen bir parça oldu mu?
Aslında nesneyle bir direnç ilişkisi kurmam. Bir nesneyi gördüğüm anda, onunla neler yapıp neler yapamayacağımı hissederim. Tasarım süreç içinde oluşmaz; çöpten bir nesneyi gördüğüm an, “bununla şunları yapabilirim” derim. Dolayısıyla nesnenin bana direnmesi gibi bir durum söz konusu olmaz.
Balat’ta yaşamak sizin için bir mekân seçimi mi, yoksa bir kader mi?
Kader kavramı çok ilgimi çekmez. Balat’ın, yani Suriçi’nin tarihsel ruhu beni içine çekti. Burayı ilk gördüğümde “burası benim koca bir tasarımım” dedim.
Yüzlerce yıllık surlar, binalar, cumbalı evler, tonos beşik tavanlar, Marsilya tuğlaları… Bunların hepsi kafamdaki tasarım dünyasıyla örtüşüyor. Balat insanı da çok özeldi. Fırından çıkmış ekmek gibiydiler; sıcacık, dokunabileceğiniz insanlar. Sohbet edebileceğiniz, yardıma ihtiyacınız olduğunda yanınızda olan insanlar…
Tabii bu anlattıklarım eski Balat için geçerli. Son beş yılda çok ciddi bir dönüşüm yaşandı. Ama Yedikule, Samatya, Balat ve Fener hâlâ tarihsel dokusunu koruyan, insanı içine çeken yerler.
Atölyenizi bir hafıza mekânı olarak görmek mümkün mü?
Kesinlikle. Atölye belge tutar. Burada dokunduğumuz her nesnenin bir hikâyesi vardır. Bir merdiven basamağının, eski bir kapının çok derin hikâyeleri olur.
Bir kapının ön yüzü vardır, bir de arka yüzü. Ön yüz umutlara, mutluluğa açılır; arka yüz ise içeride kalanlara… Merdiven basamağına dikkatle bakarsanız, umutla aşka koşan insanların ayak izlerini görürsünüz. Nesneye çıplak gözle değil, gönül gözüyle bakmak gerekir.
Yetiştirdiğiniz ustaların kendi yollarını bulması sizde nasıl bir duygu yaratıyor?
Burası bir dönüşüm atölyesi. Burada sadece nesneler değil, insanlar da dönüşür. Okuma yazma bilmeyen bir çırağım vardı; okuma yazma öğrendi. Hayvanlarla hiç ilgisi yokken hayvanları sevmeye başladı. Şimdi usta oldu. Bir gün sevgilisine çiçek alırken gördüm. Bu, dönüşümün en somut göstergelerinden biridir.
Burada ruhları da tamir ediyoruz. Aynı zamanda çevreye katkı sağlıyoruz. Kırık bir sandalyeyi tamir etmek geri dönüşümdür. Ama o sandalyeyi bambaşka bir tasarıma dönüştürmek ileri dönüşümdür. Sıfır dönüşüm ise artık işlevini tamamen yitirmiş ahşabın talaşa dönüşmesidir.
Bu atölyeyi bir okul olarak tanımlayabilir miyiz?
Evet. Buradan birçok usta yetişti. Kimisi Anadolu’da, kimisi Ege kıyılarında kendi atölyelerini kurdu. Ama bir tasarımın sadece hikâyesi yetmez. Estetik ve işlevsel değer taşıması gerekir.
Benim üç temel kriterim var:
Birincisi atık malzemeden olması.
İkincisi estetik değer taşıması.
Üçüncüsü işlevsel olması.
Bugün Balat’ta kaybolduğunu düşündüğünüz ama nesnelerde hâlâ yaşayan bir duygu var mı?
Bu, sanatçıyla diğer insanlar arasındaki fark gibidir. Tanrılar dışında yalnızca sanatçılar yaratıcıdır. Bir çeyiz sandığını gördüğünüzde, onun içindeki umutları, naftalin kokusunu, kaneviçeleri hayal edebiliyorsanız; o sandık sizinle konuşuyordur.
Sandığı görüp bir hikâye kurabiliyorsanız, onu yeni bir ofis masasına dönüştürmek çok daha kıymetlidir.
Hızlı tüketim çağında sizin yavaş ve emek isteyen üretiminiz bir itiraz mı, yoksa bir sığınak mı?
Önce şunu söyleyeyim: Bu üretim benim ruhumu tamir ediyor. Ruhum iyileştikçe insanlara ve nesnelere daha iyi yaklaşıyorum. Bir nesneden sonsuz tasarım çıkarabilmek, ruh sağlığıyla doğrudan ilişkili.
Bu bir sığınak ama aynı zamanda sessiz bir itiraz.
Suriçi’nde sizin yaptığınız işe benzer üretimler var mı?
Benim yaptığım biçimde çok yok ama seramikçiler, hat ve ebru sanatçıları var. Bu çok kıymetli. Çünkü el emeği hâlâ yaşıyor.
Bir nesnenin bir neslin hikâyesini taşıdığını nasıl anlarsınız?
Bir çeyiz sandığını gördüğünüzde size hiçbir şey çağrıştırmıyorsa, henüz yeterince olgunlaşmamışsınızdır. Ama sandık size bir hikâye fısıldıyorsa, işte o zaman onunla oynamaya başlayabilirsiniz.
Atölyeniz bir gün kapansa, nasıl hatırlanmak isterdiniz?
Benden önce de zor koşullarda üreten sanatçılar vardı. Ama kapitalizm sanatı ve insan ilişkilerini endüstrileştirdi. CNC makineleri her şeyi yapıyor ama ruhu yok.
Sanat sevilmediği yeri terk eder. Eğer yaptığım işler karşılık bulmuyorsa, ne kadar ısrar edebilirim ki?
Alaylı bir usta olduğunuzu söylüyorsunuz…
Evet ve bununla gurur duyuyorum. Günümüzde okullar insanlara merak duygusu vermiyor. İnsan kendini kendi geliştirebiliyorsa, bana göre daha kıymetlidir.
Son olarak suriçi.org okurlarına ne söylemek istersiniz?
Aldığınız bir nesneyi sonuna kadar kullanın. “Bundan başka ne yapabilirim?” diye sorun. O nesneyi başka bir şeye dönüştürmek, tüketim ekonomisinin dışına çıkmaktır. Doğaya, hayata ve hafızaya saygıdır.
Atölyem herkese açık. Burası bir okul. Stres atmak isteyenler bile gelip çivi çakabilir, zımpara yapabilir.
Gökhan Erten, 1989 yılında İstanbul Fatih’te doğdu. Uzun yıllar belgesel sinema, dizi ve film sektörlerinde set emekçisi olarak çalıştı. Çocukluğunun geçtiği Suriçi sokaklarının hafızasını geleceğe taşımak amacıyla Suriçi Topluluğu’nun bir parçası oldu. Topluluğa belgesel ve video prodüksiyonunun yanı sıra etkinlik fotoğraf ve video çekimleriyle katkı sunmaktadır.
