Uzun bir süre yurt dışında yaşadınız ve hem Türkçe hem İngilizce yazıyorsunuz. Bir duygu ilk kez içinizde belirdiğinde hangi dilde geliyor? “Hissetmek” ve “yazmak” sizin için aynı dilde mi oluyor?
Yetişkin hayatımın yaklaşık on yılını, büyük ölçüde Boston’da geçirdim. O dönem ne yaşıyorsam, ne hissediyorsam — aslında üçüncü dilim olan İngilizceyle ifade ediyordum. O dilde düşünüyor, yazıyor, iletişim kuruyordum. Bu yüzden “duygu hangi dilde gelir?” sorusu benim için hep biraz yanıltıcı.
Yasın bir dili var mı mesela? Yurt dışındayken annemi kaybettim. Hangi dilde yas tuttum? Benim için sadece hissetmek var. Suyun altında olan bir şeyin yavaşça yüzeye çıkması gibi kelimeler beliriyor; İngilizce ya da Türkçe. Hangisi belirirse, şiir o dilde ilerliyor. Ortada bir yerde bir dilden diğerine zıplayamıyorum. Başlangıç hangi dildeyse, şiir o dilde tamamlanıyor.
Şiir ortaya çıktıktan sonra iki dil arasında belirgin farklar görülüyor. Türkçe yazdığım şiirler daha içerden, daha bedensel ve sezgisel bir yerden geliyor. Daha spiritüel; duaya, yakarışa, ağıta yakın bir damar taşıyor. Sanki dil orada kalbe daha yakın duruyor.
İngilizce şiirlerimde ise zihinsel bir yoğunluk var. Daha kavramsal, daha sorgulayıcı bir alana giriyorum. Yapıyı bilinçli olarak kuruyor, dili zorluyor, biçimle deneyler yapıyorum. Eleyerek, süzerek, adeta bir heykel yontar gibi ilerliyorum. İngilizce tarafım biraz daha “kafa işi”; düşünceyi şiirin içine yerleştirmekten çekinmeyen bir taraf.
Şiir zaten anlamın sınırlarını genişletme cüreti. Bu yüzden iki dilde yazmak benim için vazgeçilmez; sanki bir tür çoklu-varlığı deneyimleme biçimi. Yolları çatallanan bir bahçe gibi, şiirlerimle kendime çok katmanlı bir alan açıyorum.

Kabul kitabınızdaki “Hıdır geldim göğsüne / Al beni, kuşat beni” dizeleri güçlü bir ait olma hissi uyandırıyor. Bu “kuşatılma” isteği sizin için teslimiyet mi, yoksa ait olma arzusu mu?
Çoğu okur bu dizelerde teslimiyet arıyor. Oysa benim için bu bir teslimiyet değil; bir meydan okuma.
“Ben buradayım. Olduğum gibi var olabilirim. Eksiğimle, kırıklarımla; beni tüm kusurlarımla al.” demek.
Kuşatılmak, silinmek değil; görünür olmak.
“Bu bir yol ve ben o yola hazırım” demek.
Şiirlerimde ele aldığım ev meselesi de bununla bağlantılı. Ev neresi, ev ne demek — bunu hâlâ araştırıyorum. Evi hiç bitmeyen bir inşa süreci gibi görüyorum. Ben evcilik oynamayı seven bir çocuktum. Bir yanımla hâlâ evler kuruyorum; çatı çatırdadıkça yenisini yapıyorum.
Bir yandan da göbekten bağlı olduğum bir coğrafya var: Çukurova, Tarsus. Güneşine, sıcağına, ışığına, Akdeniz’in kokusuna bağımlıyım. Türkiye’de olmasam bile Akdeniz’deysem kendimi evimde hissediyorum. Ama o aidiyet bile tek katmanlı değil.
Ev hem kök, hem sorgu.
Hem kabul, hem itiraz.

Ways to Survive şiirin bir dayanma biçimi olduğunu düşündürüyor. “Hayatta kalmak” sizin için kişisel bir iyileşme mi, yoksa birlikte ayakta kalma hali mi?
Ways to Survive estetik bir projeden çok bir buluşma hikâyesi aslında. Ressam Donna Haig Friedman ile altı ay boyunca e-posta üzerinden şiir ve resimleri karşılıklı üreterek ilerledik. Kitap olma niyetiyle başlamadı; ortak bir süreçten doğdu.
Şiirin bir zamanlar benim için hayatta kalma, hayata tutunma işlevi vardı belki. Ama zamanla kayıt tutmayı sevdiğimi fark ettim. Her şeyin geçici olduğu bir dünyada kayıt tutmak bana bir tür sorumluluk gibi geliyor.
Şiir paylaşıldıkça çoğalan bir şey. O yüzden hayatta kalmak artık yalnızca kişisel bir iyileşme değil; birlikte ayakta kalmanın da bir yolu.

A Dictionary of Love’da aşkı tek bir tanıma sığdırmıyorsunuz. Bir yere duyulan sevgiyle romantik sevgi arasında bir bağ var mı sizce?
Aşk hem kuran hem parçalayan bir güç. Bu yüzden sabit bir tanıma sığdırılması bana pek mümkün gelmiyor. Ama romantik sevgi dediğiniz şey iradenin sınırlarını zorlayan bir çekimse, evet böyle bir benzetme yapılabilir.
Bazen bir yere dönmek isteriz, nedenini bilmeden. Kokusu çağırır, ışığı çağırır. Ayrılmak zor gelir. Zamansız, tanımsız bir bağ vardır bazı yerlerle aramızda.
İki âşık insan arasında olabildiği gibi bir aşinalık bu; sanki başka zamanlardan kalmış bir tanışıklık hissi. Eğer aşk silinmeyen bir izse, bazı mekânlar da o izi taşıdıkları için bizi kendine çeker; belki de bu yüzden.
Şiirlerinizde bazen kelimelerden çok boşluklar konuşuyor gibi. Sessizlik sizin için ne ifade ediyor?
Boşlukları ve durakları seviyorum. Sessizlik benim için aracısız bir buluşma alanı. Güncel yaşam her boşluğu doldurmamızı dikte ediyor; ben tersine kürek çekiyorum.
Şiir söylenemeyeni ifade etme çabasıysa, ses kadar sessizlik de onun dilidir. Ağızdan dökülen de kıymetli, dökülmeyen de.
Söylenemeyenin eşiğinde bir kuş gibi sekiyorum: ne yere ait, ne göğe. Eşikten yazıyorum. Hiçbir yerliyim, hiç kimseyim—şiirdeki sesimle.
Üretim alanınız oldukça geniş. Şu sıralar zihninizi en çok meşgul eden şey ne?
Bu sıralar zihnimi en çok meşgul eden şey kişisel tarih ve hafıza. Yakın zamanda halamı kaybettim. Hayatının büyük bölümünü Tarsus’ta geçirmiş, kendi zamanının öncü feministlerinden bir kadındı. Çocuk yaşta evlendirilmiş, şiddet görmüş ama hayatta kalmış.
Hayatının son döneminde kendi hikâyesini yazmaya başlamış ve bana yirmi sayfa bırakmış.
O yirmi sayfanın nereye evrileceğini bilmiyorum. Ama kişisel arşiv üzerinden bir yere ve insanlarına dair daha derin bir sorgulama yapacağımı hissediyorum. Belki bir roman, belki başka bir form. Zaman gösterecek.
Ama sanırım bundan sonra yazdıklarım, biraz daha arşivle, biraz daha kökle, biraz daha kadınlarla konuşacak.
